Türkiye'de "Amerika'nın Kürt Kartı"ndan şimdiye dek çokça söz edildi. ABD'nin Kuzey Irak'taki Kürt hareketini destekleyerek Ortadoğu'da bir Kürt Devleti kurdurmak isteyip istemediği sorusu üzerinde ateşli tartışmalar yapıldı, yüzlerce makale, onlarca kitap yazıldı. Ancak Kürt sorununun siyasi boyutuyla ve özellikle de bir "Kürt Devleti" hedefiyle çok yakından ilgili olan bir başka ülkenin üzerinde yeteri kadar durulmadı. Oysa bu ülke, Ortadoğu'da bir Kürt Devleti kurulmasını isteyen ve kendisine bu yönde bir strateji belirleyen yegane güç olarak, çok daha fazla büyüteç altına alınmalıydı.
Bu kitap, bu önemli açığı gidermekte ve sözkonusu ülkenin, yani İsrail'in Kürt sorunundaki rolünü ve bu rolün nedenini ayrıntılı bir biçimde gözler önüne sermektedir. İsrail'in sözkonusu "Kürt kartı"nı detaylı biçimde görmek ise son derece önemlidir, çünkü "ABD'nin Kürt Kartı" olarak tanımlanan politikaların önemli bir bölümü de gerçekte İsrail'in Kürt kartının birer açılımıdırlar.
Elinizdeki kitap dokuz bölümden oluşmaktadır. İlk üç bölümde, Kürt sorununa hiç girmeden, sadece İsrail'in Ortadoğu stratejisinin bir analizi yapılmaktadır. İlk bölüm, İsrail'in Ortadoğu'daki varlığını neden daimi bir tehdit altında gördüğünü anlatır. İkinci bölüm, İsrail'in bu tehdide karşı neden yegane rasyonel çözüm olan "gerçek barış"ı tercih etmediğini ve edemeyeceğini açıklar. Üçüncü bölümde ise, İsrail'in Ortadoğu'daki varlığını koruyabilmek için düzenlediği ve bazı değişikliklere rağmen onyıllardır ısrarla uyguladığı "beka stratejisi" ortaya konmaktadır.
Dördüncü bölüm, İsrail'in 1961-75 yılları arasında Kuzey Irak'ta gelişen Kürt isyanını neden ve nasıl desteklediğini ortaya çıkarmaktadır. Beşinci bölüm ise, Kürt sorununu etkileyen en önemli denklemlerden biri olan Tahran-Bağdat ilişkilerini ve bu ilişkilerin içinde İsrail'in koruduğu özel yeri incelemekte, bu arada ünlü Irangate skandalının gerçek hikayesini gözler önüne sermektedir.
Altıncı bölümde ABD ile Irak arasındaki Körfez Savaşı'nın bilinmeyen tablosu ortaya konmakta ve tablonun İsrail'le ve onun Kürtlerle ilgili hesaplarıyla olan bağlantısı sergilenmektedir. Yedinci bölümün konusu, İsrail'in Kürt kartının "ABD'nin Kürt Kartı"na nasıl etki ettiği sorusu ya da bir başka deyişle Washington'daki İsrail lobisinin Kürt sorunuyla olan ilişkisidir.
Türkiye'nin Ortadoğu politikasının masaya yatırıldığı sekizinci bölüm, İsrail'in—son yıllarda sistemli bir biçimde yürütülen propaganda kampanyalarında verilen izlenimin aksine—Türkiye için neden stratejik bir ortak olamayacağını anlatmakta, dahası İsrail'in Türkiye'ye empoze ettiği stratejik aldanmaları gözler önüne sermektedir. Son bölümde ise, Kürt sorunuyla her zaman için yakından ilgili olan su sorunu ele alınmış, İsrail'in su politikasının bölgeye ve Türkiye'ye getirdiği ve getireceği zararlar açıklanmıştır.
İsrail'in Kürt Kartı, umarız ki, Türkiye'de son yıllarda bilinçli olarak üretilen İsrail imajının aşılmasında rol oynayacaktır. İsrail'i "Ortadoğu'nun yegane demokrasisi", "uluslararası terörün en büyük engeli", "bölgedeki istikrarın kaynağı" gibi aldatıcı sıfatlarla tanımlayan ve Türkiye'yi İsrail'in eksenine oturmaya zorlayan bu imaj, gerçeklerle hiç bir şekilde uyuşmamaktadır çünkü. Bölgede bir Kürt Devleti kurulmasını kendi toprak bütünlüğü için büyük bir tehdit olarak gören—ve bu değerlendirmede haklı olan—Türkiye'nin, bölgede bir Kürt Devleti kurulması fikrinin en kadim ve istikrarlı destekçisi olan İsrail'le stratejik ortak haline gelmeye çalışmasının ne denli irrasyonel bir seçim olduğu, kitabın ilerleyen sayfalarında açıklıkla gösterilmektedir.
Son olarak belirtmek gerekir ki, bu kitapta Kürt sorununun sadece siyasi yönü ele alınmış ve sorunun uluslararası ilişkilerdeki rolü incelenmiştir. Ancak kuşkusuz sorunun kendisi sadece siyasetle sınırlı değildir, ekonomik, kültürel, sosyolojik ve dini yönleri de vardır. Sorunun çözümü için uygulanacak her türlü program, bu farklı yönleri bir arada düşünmek durumundadır.
HITTİN KORKUSU
"Eğer bir yerde geleceğe yönelik bir güven yoksa, insanlar geçmişe sıkı sıkıya sarılırlar. Bugün de biz devletimizin kırkıncı yıldönümünü hararetle kutluyoruz, çünkü yetmişinciyi, altmışıncı hatta ellinciyi de kutlayabileceğimizi garantileyecek hiç kimse yok aslında."1
— İsrail'in 1988 yılında düzenlenen 40. Yıl törenleri hakkında bir Knesset (parlamento) üyesinin yaptığı yorumdan Bundan sekiz asır önceydi.
Kral Guy of Lusignan'ın komutasındaki Haçlı ordusu, Taberiye gölüne doğru ilerliyordu. Hava son derece sıcaktı, Filistin'in çölü andırır atmosferi içinde binlerce şövalyenin üzerlerindeki ağır zırhlarla yürümesi oldukça zordu bu yüzden. Güneşin kavurucu sıcaklığı 50-60 kiloyu bulan zırhlarla birleşince yol dayanılmaz bir hal alıyordu. Yanlarında ise çok az su vardı. Bu nedenle, yalnızca bir kaç saatlik bir yol olan Seforia-Taberiye yolu, Haçlı ordusu için bir türlü bitmeyen bir azaba dönüşmüştü.
Aslında bu sıcak yolculuğa çıkıp çıkmamak konusunda epey tartışmışlardı. Taberiye gölünün etrafında, Selahaddin Eyyubi komutasındaki Müslüman ordusunun kendilerini beklediğini biliyorlardı. Çok az suları vardı ve Taberiye'ye, savaş alanına ulaştıklarında suya kavuşup kavuşmayacaklarından emin değildiler. Bu nedenle, Haçlı ordusu içindeki "güvercinler"—örneğin Raymund of Tripoli— Taberiye'ye kadar gidip Selahaddin'le savaşmanın kendileri açısından korkunç bir felaket olacağını öne sürmüşlerdi. Müslüman esirlere yaptığı işkencelerle ünlenen, Müslüman kervanlarını basıp masum hacıları kılıçtan geçiren, hatta bir kaç yıl önce Kabe'yi yıkmak için Mekke'ye ordu yollamış olan Reynauld of Chatillon ise bu fikre şiddetle karşı çıkmış ve "Tanrı'nın düşmanları" olarak tanımladığı Müslümanların bu büyük fırsat kullanılarak yok edilmeleri gerektiğini savunmuştu. Kral Guy da Reynauld'a ve onun gibi düşünen radikallere uymuş ve Ortadoğu, hatta dünya tarihinin en önemli savaşlarından biri olarak anılacak olan çatışmaya doğru yola çıkmıştı.
Haçlı ordusu susuzluktan perişan bir durumda Taberiye gölünün yakınına vardığında korktuğu şeyle karşılaştı. Selahaddin Eyyubi'nin orduları gölün kıyısını tamamen çevirmiş, gölün etrafındaki kuyuları ise kullanılamaz hale getirmişlerdi. Müslüman ordusunu yararak göle ulaşmayı düşündülerse de, vazgeçtiler. Hıttin adlı tepenin eteklerinde kamp kurarak geceyi geçirmeye karar verdiler.
O gece, Ramazan ayının 27. gecesiydi, yani İslam geleneğinde "Kadir gecesi" olduğu tahmin edilen ve "bin aydan hayırlı" olan gece. Gece boyunca Selahaddin'in askerleri Haçlı ordusunun çevresini sessizce kuşattılar. Günün ilk ışıklarıyla birlikte saldırı da başladı. Ve 90 yıl önce Filistin topraklarına büyük bir zaferle girmiş olan Haçlı ordusu aynı derecede büyük bir bozguna uğradı. Haçlı askerlerinin, hatta şövalyelerin önemli bir bölümü göle ulaşmaya çalışırlarken boğazlandı, bir kısmı savaşırken öldü, bir kısmı da teslim oldu.
Yıl 1187'ydi. 1095 yılında Avrupa'dan yola çıkan ve 1099 yılında Kudüs'e ulaşarak buradan Antakya'ya kadar uzanan bir coğrafya üzerinde görkemli bir Haçlı Krallığı kuran Batılı Hıristiyanlar ("Frank"lar), aradan geçen 88 yıldan sonra büyük bir yıkıma uğramışlardı.
Haçlılar 88 yıl önce ilk geldiklerinde Kudüs'ü almayı başarmışlardı, çünkü etraflarında birleşik bir İslam ordusu yoktu. Ortadoğu'daki Müslüman emirlikleri birbirleri ile çekişmekten, Haçlılara karşı direnmeye zaman bulamamışlardı. Ancak Haçlıların acımasızca döktükleri Müslüman kanları ümmetin dört bir yanında tepki uyandırmış ve bunun sonucunda da birleşik bir "cihad" ilan edilmişti. Önce Şam Emiri Mahmud Nureddin sonra da onun halefi Selahaddin tarafından önderlik edilen "cihad", tüm Müslümanları tek bir kutsal hedef için birleştirmiş ve "Hıttin Zaferi" kazanılmıştı.
Hıttin'in ardından hiç bir ciddi askeri gücü kalmayan Haçlı Krallığı'nın büyük bölümü Selahaddin Eyyubi tarafından ele geçirildi. En önemli hedef, kuşkusuz Kudüs'tü. Selahaddin Eyyubi, hiç kan dökmeden, 2 Ekim 1187 günü ordusuyla birlikte Kudüs'e girdi. O gün, aynı zamanda, Hz. Muhammed'in Mekke'den Kudüs'e mucizevi bir biçimde götürüldüğü "Mirac" gecesinin de yıl dönümüydü. Şehirdeki Hıristiyanlar, 1099'daki Haçlıların yaptıkları gibi, Selahaddin'in de kendilerini topluca katledeceğinden korkuyorlardı, ama öyle olmadı. Tek bir Hıristiyan bile öldürülmedi. Hatta Franklar hariç, Doğu ve Grek Hıristiyanlarının şehre yerleşip ibadetlerine devam etmelerine izin verildi. Ancak Kudüs, ait olduğu yere, yani İslam'a döndürüldü: İlk iş olarak, Kubbet-üs Sahra'nın üzerine oturtulmuş olan büyük haç yerinden indirildi ve 88 yıllık bir aradan sonra kutsal şehirde ilk kez ezan okundu.
Kudüs, bu tarihten sonra 8 asır daha Müslümanların egemenliğinde yaşayacaktı.
Haçlılar, Selahaddin Eyyubi'nin zaferinden sonra Filistin'den tamamen yok olmadılar. Hıttin'den kurtulan şövalyeler önce Sur kentinde toplandılar, sonra Akra kalesini ele geçirdiler ve Haçlı Krallığı, bir daha hiç bir zaman Kudüs'ü alamasa da, bir yüzyıl daha Akra'da ve çevresinde yaşadı. Ancak bu umutsuz inat, 1291 yılında tamamen kırılacak ve tüm Haçlılar, bu kez genç Memluk emiri el-Eşraf Halil tarafından, denize döküleceklerdi. Arap tarihçi Ebu el-Fida, şöyle yazıyordu:
Bu fetihle birlikte, şimdi tüm Filistin Müslümanların oldu. Bu, bir zamanlar kimsenin beklemediği, hatta hayal bile edemediği bir sonuçtu. Şimdi tüm Suriye ve tüm kıyı bölgeleri, bir zamanlar Mısır'ı ve Şam'ı bile ele geçirmeyi düşünen Frank'lardan tamamen temizlendi. Allah'a şükürler olsun. 2
1291'deki bu "denize dökülme" vakasından sonra, 20. yüzyıla dek bir daha hiç bir Batılı güç—Napoleon'un 1800'lerin başındaki başarısız seferi hariç— Ortadoğu'ya girmeye cesaret edemedi. Tam anlamıyla bir "Müslüman denizi" olan Ortadoğu, içine yabancı ve en önemlisi düşman bir unsurun girmesine izin vermemişti. Büyük bir askeri ve finansal güce dayanarak Filistin'i ele geçiren Haçlılar, içine girdikleri "bünye" tarafından reddedilmiş, dışarı atılmışlardı. Bu, Hıristiyanlar için iyi bir ders olmuştu; bir daha o homojen bünyenin içine girmeye çalışmadılar.
Israil, Hittin korkusunu, bir baska deyisle denize dökülme stresini, 1948-67 arasindaki dönemde yogun biçimde yasadi. Düsman bir Arap denizinin ortasindaki birkaç milyon nüfuslu bir Yahudi Devleti'nin, hem de Araplara karsi gerçeklestidigi onca tecavüzün ardindan varligini sürdürmesi büyük bir sorundu. Bu "kusatilmislik" psikolojisi, iktidardaki Isçi Partisi'nin o yillarda bastigi yandaki posterine de yansimisti. Israil'in büyük basarisi ile sonuçlanan 1967'deki Alti Gün Savasi, getirdigi "zafer sarhoslugu" ile bu korkuyu biraz dagitti. Ama bu da geçiciydi.
Ancak 1291'deki "denize dökülme"den tam 6 asır sonra bu kez bir başka dinin mensupları aynı şeyi denemeye karar verdiler. Filistin'e "dışardan" girip orada bir devlet kurmayı hedeflediler. Bu proje, onların dini ve ulusal kültürlerinde yüzyıllardır varlığını koruyan bir rüyaydı aslında. Ama bu rüyayı gerçeğe dönüştürebilecek bir siyasi güce ve zihinsel formasyona yeni kavuşmuşlardı. Hıttin'deki bozgundan sonra geçen yüzyılların ardından, Kudüs'ü müslümanların elinden almak için yeni bir sefer başlatmaya karar vermişlerdi.
Bu kez sefer, Yahudiler'in seferiydi.
SİYONİZM'İN NEO-HAÇLI SEFERİ
Yahudiler, Hıristiyan Avrupa'da yüzyıllar boyu dışlanmış ve gettolaşmış bir toplum olarak yaşadılar. Tefecilik ve bankacılıktaki başarıları onlara büyük bir maddi zenginlik kazandırdı, ancak modern çağa dek hemen hiç bir Avrupa ülkesinde Hıristiyanlarla eşit haklara ve doğrudan siyasi güce sahip olamadılar. Hıristiyan Avrupa, "İsa'nın katilleri" sıfatıyla tanımladığı Yahudiler'e hep mesafeli davrandı.
Ancak modernizmle birlikte Avrupa'nın Hıristiyan kimliği de hızlı bir erozyona uğradı. Kilise'nin öğretileri etkisini yitirip yerine seküler düşünce ve ideolojiler hakim oldukça, Yahudiler'in üzerindeki hukuki kısıtlamaların nedeni de ortadan kalktı. Nitekim Fransız Devrimi'nin ardından Avrupa ülkelerinde birbirini izleyen bir "Yahudi özgürleşmesi" ("emancipation") yaşandı. Yahudiler, devlet kademelerine girmeye, parlamenterlik, hatta bakanlık koltuklarına ulaşmaya başladılar. Bu, asırlardır ekonomik alanda sınırlı kalmış olan Yahudi gücünün, bundan sonra siyasi alanda da kendini göstereceği anlamına geliyordu.
Ancak modernizmin Yahudiler açısından tüm bunlardan çok daha farklı bir sonucu daha vardı. Bu, ulus-devletlerin kurulmasıyla yakından ilgiliydi. Modernizm öncesi Avrupa'da bugün anladığımız biçimde bir "millet" kavramı ve millete dayalı bir ulus-devlet modeli yoktu. Oysa dini kimliğin yok edilmesiyle doğan boşluk milliyetçilikle doldurulunca, ortaya kendisini tek bir milletin ürünü ve hakimi sayan ulus-devletler çıkmaya başladı. Mümkün olduğunca homojen bir millet kurmak amacını taşıyan bu yeni devletler, Yahudiler açısından ciddi bir soruyu da gündeme getirdiler: Yahudiler de Fransızlar, İngilizler ya da Almanlar gibi birer müstakil ulus muydular? Ya da yalnızca bir dini cemaatten mi ibarettiler?
Kimi Yahudiler, bir millet değil, yalnızca bir dini grup olduklarında ısrar ettiler ve kendilerine "Musevi Fransız", "Musevi Alman" gibi kimlikler bulmaya çalıştılar. Milli yönden, Avrupa ulusları içinde "asimile" olmak istediler.
Oysa kendilerini bir ulus olarak tanımlayan milliyetçi Yahudiler, bu "asimilasyon"a kesinlikle onay vermeyeceklerdi. Bu konuda onlarla aynı şekilde düşünen bir ikinci grup daha vardı hem de: Antisemitler, yani Yahudi düşmanları. Modernizmin hastalıklarından biri olan ırkçılık tarafından üretilmiş olan antisemitler, Yahudiler'i içinde yaşadıkları ülkelerin etnik ve ırksal homojenliğini bozan zararlı bir unsur olarak görüyorlardı. Asimilasyonist Yahudiler'e karşı Yahudi milliyetçileri ve Avrupa ırkçıları arasında doğan bu ilginç stratejik yakınlık, bir süre sonra gizli bir işbirliğine dönüşecek, Nazi Almanyası ile zirveye çıkan bu işbirliği, asimilasyonist Yahudiliğin fiili olarak sona erdirilmesiyle sonuçlanacaktı. 3
Yahudilik bir ulus olarak kabul edildiğinde ise ister istemez önemli bir soru ile karşılaşılıyordu. Avrupa'daki tüm uluslara az-çok homojen birer devlet bulunduğuna göre, Yahudiler için de bir ulus-devlet oluşturulmalı değil miydi? Ve dahası, bu ulus-devlet nerede olmalıydı?
Theodor Herzl adlı Avusturyalı bir Yahudi gazeteci tarafından 19. yüzyılın son yıllarında başlatılan "Siyonist" hareket, bu sorulara kesin cevaplar buldu. Evet, bir Yahudi Devleti mutlaka kurulmalıydı; Yahudi ulusunun—ve hatta Yahudi ırkının— asimilasyondan ve antisemitizmden kurtularak yaşamını sürdürmesi için, sadece Yahudiler'e ait olan bir ülkeye ve devlete ihtiyaç vardı.
Peki bu devlet nerede kurulmalıydı?... Siyonistler, İngiltere tarafından önerilen Uganda gibi opsiyonlara fazla rağbet etmeden, hemen karar verdiler: Filistin'de... Filistin, 19 yüzyıl önce Yahudiler'in vatanıydı; MS 70 yılında Romalılar tarafından bu "kutsal" diyardan sürülerek diasporaya dağılmışlardı. Ve şimdi, 19 yüzyıllık bir aradan sonra, buraya dönmeye karar vermişlerdi. Nitekim hareketin ismi de Filistin'i, dahası Kudüs'ü çağrıştırıyordu; "Siyonizm" kelimesi, Kudüs'ün yanıbaşındaki kutsal "Siyon Dağı"ndan geliyordu.
Siyonistler Filistin'i bir Yahudi vatanı haline getirebilmek için önce Osmanlı İmparatorluğu nezdinde çeşitli girişimlerde bulundular, ancak özellikle Halife II. Abdülhamid zamanında hiç bir sonuç elde edemediler. Bu nedenle, I. Dünya Savaşı'na dek pek çok insan Siyonizm'i ham bir hayal olarak gördü. Ancak savaşta Filistin Osmanlı egemenliğinden çıkıp İngiltere'nin mandası haline gelince, hele bir de Majestelerinin Hükümeti 1917'de yayınladığı ünlü Balfour Deklarasyonu ile "Filistin'de bir Yahudi Vatanı" projesine destek verdiğini ilan edince, Siyonist projenin süksesi büyük ölçüde arttı. İki Dünya Savaşı arasındaki dönem, başta Avrupa olmak üzere Yahudi diasporasının farklı bölgelerinden başlatılan Yahudi göçleriyle, Filistin'i "Yahudileştirmek" için girişilen ısrarlı bir mücadeleye şahit oldu.
İngiltere'nin Filistin'i manda haline getirmesi, Müslüman Araplar'ın arasında büyük bir tepki yaratmamıştı. Çünkü o dönemde zaten tüm Ortadoğu sömürgeleştirilmişti ve mandacılık adeta doğal bir modaydı. Ancak Siyonistler'in Filistin'e akın akın Yahudi göçmenler getirmesi, Araplar'ı son derece rahatsız etti. Çünkü Yahudi göçü, sömürgecilikten farklı olarak, bölgeye yepyeni bir halkın girdiği anlamına geliyordu. Sömürgeciler şartlar gerektirdiğinde çekip gidebilirlerdi, ama eğer bölgeye yeni bir halk yerleşirse, onu gasp ettiği topraklardan "denize dökmeden" çıkarmak mümkün olmazdı.
Kısacası Siyonist proje, Ortadoğu gibi az-çok homojen (ezici bir çoğunlukla Müslüman-Arap) bir coğrafyanın içine, yabancı bir halk yerleştirmek amacını güdüyordu. Ve doğal olarak bu halk için belirli bir toprak da gerekecek, diğer bir ifadeyle Ortadoğu'nun yerleşik halkından zorla toprak alınacaktı. Hem de bu toprak, "kutsal" bir topraktı; her üç din için de kutsal sayılan Filistin'i, en önemlisi de Kudüs'ü içeriyordu.
Bir başka deyişle, önce Hıttin Savaşı'nda sonra da tam olarak 1291'de bozguna uğratılan Haçlılar'dan yüzyıllar sonra, Ortadoğu'ya "yabancı" bir unsur daha giriyordu. Bu unsur da aynen Haçlılar gibi Filistin'i üzerinde yaşayan sahiplerinden zorla geri alacak ve Batı'dan gelen askeri güçlerle ayakta kalacaktı. Yeni bir Haçlı Seferi başlatılmıştı adeta.
Araplar'ın çeşitli isyanlarına, saldırılarına, direnişlerine rağmen, Siyonist proje 1947 yılında gerçeğe dönüştü. İngiltere'nin Filistin'den çekilerek ülkenin geleceğini Birleşmiş Milletler'e havale etmesinin ardından, ülkenin Araplar'la Yahudiler arasında yarı yarıya paylaşımını öngören BM planı uygulamaya kondu. 19 yüzyıl aradan sonra dünya üzerinde ilk kez bir "Yahudi Devleti" kurulmuştu. Bir başka açıdan da, altı buçuk yüzyıl sonra ilk kez Ortadoğu'nun Müslüman coğrafyasında "yabancı" bir devletin bayrağı dalgalanmaya başlamıştı.
Hem Filistin'deki hem de komşu ülkelerdeki Araplar bu "yabancı" unsuru bünyeden atabilmek için harekete geçtiler ve 1948 yılı içinde iki taraf arasında kanlı bir savaş yaşandı. İsrailliler, "Bağımsızlık Savaşı" adını verdikleri mücadeleyi kazandılar ve Araplar'ı püskürterek BM'nin kendilerine verdiğinden daha da büyük bir toprağı ele geçirdiler. Filistin; Şeria (Ürdün) nehrinin Batı kısmı—sonradan "Batı Şeria" olarak anılır oldu—ve Akdeniz kıyısındaki Gazze kentinin etrafındaki küçük cep—sonradan "Gazze Şeridi" olarak anılır oldu—hariç, tümüyle İsrail'in egemenliği altına girdi.
Israillilerin "Bagimsizlik Savasi" adini verdikleri 1948 savasindan bir görünüm; Atli Yahudi birlikleri
Araplar'in çesitli isyanlarina, saldirilarina, direnislerine ragmen, Siyonist proje 1947 yilinda gerçege dönüstü. Ingiltere'nin Filistin'den çekilerek ülkenin gelecegini Birlesmis Milletler'e havale etmesinin ardindan, ülkenin Araplar'la Yahudiler arasinda yari yariya paylasimini öngören BM plani uygulamaya kondu. 19 yüzyil aradan sonra dünya üzerinde ilk kez bir "Yahudi Devleti" kurulmustu. Bir baska açidan da, alti buçuk yüzyil sonra ilk kez Ortadogu'nun Müslüman cografyasinda "yabanci" bir devletin bayragi dalgalanmaya baslamisti. Hem Filistin'deki hem de komsu ülkelerdeki Araplar bu "yabanci" unsuru bünyeden atabilmek için harekete geçtiler ve 1948 yili içinde iki taraf arasinda kanli bir savas yasandi. Israilliler, "Bagimsizlik Savasi" adini verdikleri mücadeleyi kazandilar ve Araplar'i püskürterek BM'nin kendilerine verdiginden daha da büyük bir topragi ele geçirdiler.Filistin; Seria (Ürdün) nehrinin Bati kismi-sonradan "Bati Seria" olarak anilir oldu-ve Akdeniz kiyisindaki Gazze kentinin etrafindaki küçük cep-sonradan "Gazze Seridi" olarak anilir oldu-hariç, tümüyle Israil'in egemenligi altina girdi.
Bu arada, hem "Bağımsızlık Savaşı" sırasında, hem de sonrasında İsrail tarafından ciddi bir "etnik temizlik" programı uygulandı. Bu yeni "Haçlı Seferi" de, Filistin'i Müslüman ahalisinden gasp ederken bu ahaliyi toplu katliamlardan geçiren ilk Haçlılar gibi, kurduğu yeni devletin topraklarını homojenleştiriyordu: 1 Ocak 1948 günü Filistin'de 600 bin Yahudi ve bunun iki katı kadar Arap yaşarken, 1 Ocak 1950'de Araplar'ın sayısı 150 bine düştü. 4
48 Savaşı, Araplar için büyük bir yenilgi, İsrail içinse büyük bir zaferdi. Ancak her iki taraf da bu durumun geçici olduğunu ve ilerde kolayca değişebileceğini biliyordu. Çünkü Haçlılar da bundan 9 asır önce gösterişli bir zaferle Filistin'i ele geçirmiş, ama sonra bir gün çekip gitmek zorunda kalmışlardı. İsrail'in Haçlılar'ın başaramadığı bir işe soyunduğunun herkes farkındaydı. İsrailli psikolog ve siyaset bilimci Benjamin Beit-Hallahmi'ye göre, "İsrail'in problemi, Haçlıların kaderini izlemekten nasıl kurtulabileceğini bulmak"tı, 5 Araplar ise, "bu yeni Haçlılar'a karşı kendilerini birleştirecek ve zafere ulaştıracak yeni bir Selahaddin beklemeye başlamışlar"dı. 6
O günden bu yana Araplar'ın beklediği gibi bir Selahaddin çıkmadı. Ama onu izlemeye çalışan başarısız taklitler gezindi ortada. Bu yüzden de İsrail'in yeni bir Hıttin yaşamaktan dolayı duyduğu endişe, ya da bir başka deyişle "Hıttin Korkusu", hep canlı kaldı.
Ve bu yüzden, 1948 sonrasında Ortadoğu, büyük ölçüde bu "Hıttin Korkusu" ve onun türevleri tarafından şekillendi.
YENİ HAÇLI KRALLIĞI VE YENİ HAÇLI TERÖRÜ
İsrail Devleti, kurulduğu günden itibaren Filistin'deki varlığını sağlamlaştırmaya yönelik bir siyaset izledi. Üzerinde en çok durulan hedef, ülkedeki Yahudi nüfusunun artırılmasıydı. Bu amaçla, diaspora Yahudiler'ini Filistin'e taşımak için yüzyılın başından beri yürütülen transfer işlemlerine hız verildi. Nazi toplama kamplarındaki, Avrupa'daki, Kıbrıs'taki İngiliz "bekleme kampı"ndaki ve İslam dünyasının farklı yörelerindeki Yahudi toplulukları büyük bir kampanya dahilinde Filistin'e göç ettirildiler. 5 Temmuz 1950'de Knesset (İsrail Parlamentosu) tarafından çıkarılan Geri Dönüş Kanunu ile, "dünya üzerindeki her Yahudi'nin bir oleh (göçmen) olarak İsrail'e yerleşmeye hakkı vardır" hükmü kabul edildi.
İsrail, aynı Haçlıların 9 asır önce yaptıkları gibi, Ortadoğu'daki varlığını sağlamlaştırmak için Filistin'e dışarıdan kendi halkını getiriyordu. Haçlılar, Kudüs'e gelirken yalnızca bir ordu olarak değil, aynı zamanda bir halk olarak gelmişlerdi. (I. Haçlı Seferi'nde, profesyonel askerlerin yanısıra, çok sayıda sivil insan da yollara dökülmüştü). Kudüs'ü aldıktan sonra da Avrupa'nın dört bir yanından Filistin'e "hacılar" götürülmüş, bunların bazıları da bu kutsal topraklara yerleşmeye karar vermişlerdi.
Yahudi Devleti, Haçlıların yolunu izliyordu. Zaten Ortadoğu gibi homojen bir coğrafyaya dışardan zorla girip, sonra da orada kalabilmek için izlenebilecek tek bir yol vardı. İsrail, aynı yol üzerinde ikinci denemeyi yapıyordu.
Yahudi Devleti ile Haçlı Krallığı arasındaki önemli bir benzerlik de, uyguladıkları terör ve hatta "vahşet"ti. Haçlılar, Ortadoğu'ya öldürerek girmişler, öldürerek ilerlemişler ve Kudüs'ü de içindeki Müslümanları toplu katliamlardan geçirerek almışlardı. Antakya Kalesi'nde ve Kudüs'te sivillere karşı uyguladıkları vahşet, Batılı kaynakların da onayıyla, tarihin gördüğü en büyük kıyımlardandı.
Vahşet, Haçlıların gözünde "stratejik" bir gereklilikti aslında. I., II. ve III. Haçlı Seferleri sırasında korkunç sivil kıyımları gerçekleştiren Franklar, sayıca kendilerinden çok olan Müslümanların arasında korku ve ümitsizlik yaymak ve bu psikolojik avantajı askeri alanda kullanmak istiyorlardı. İngiliz tarihçi Karen Armstrong'a göre, Haçlı terörünün—örneğin III. Haçlı Seferi sırasında 1191'de Richard the Lionheart'ın Akra Kalesi içindeki 3 bin Müslüman'ı kadın-çocuk ayrımı yapmadan boğazlamasının—pragmatik amacı, hem asker hem de sivil Müslümanlar arasında korku ve panik yaratmaktı. 7
Aynı strateji, yeni "Haçlı Krallığı"nın sahibi olan İsrailliler tarafından da izlendi. 1948 Savaşı sırasında ve sonrasında, İsrailliler Arap nüfusa karşı bilinçli bir terör uyguladılar. Amaç, büyük bir korku ve panik yaratarak Araplar'ı evlerini terk edip göç etmeye zorlamaktı. Kullanılan yöntemler de yeterince "korkutucu"ydu doğrusu. İsrail terörünün sıradan bir örneği, bir görgü şahidi tarafından daha sonraları şöyle anlatılacaktı:
...80-100 kadar erkek, kadın ve çocuk öldürülmüştü. Çocukları kafalarına sopa- larla vurarak öldürdüler. Her evden en az bir kişinin canına kıyıldı. Köylerde erkek ve kadınlar yiyecek ve su verilmeksizin evlere kapatıldılar. Sonra da sabotajcılar gelip evleri havaya uçurdu. Bir kumandan, bir ere emir vererek, havaya uçurmak istediği bir evin içine 2 kadın kapatmasını söyledi. Bu arada bir asker, öldürmeden önce bir Arap kadının ırzına geçtiğini anlattı. Yeni doğmuş bir çocuğu olan Arap kadınına birkaç gün süreyle etraf temizlettirildikten sonra kadın ve çocuk öldürüldü. 'Harika bir adam' diye nitelenen iyi yetiştirilmiş, iyi bir eğitim görmüş kumandanlar, aşağılık katiller haline gelmişti. Hem de gelişen korkunç olayların içinde ister istemez bu duruma düşmüş değillerdi. Aksine soykırımı ve yoketme metodlarını bilinçlice kullanıyorlardı. Onlara göre dünyada ne kadar az Arap kalırsa, o kadar iyiydi. 8
İsrail'in Davar gazetesinde yayınlanan üstteki satırlar, 1948'de Dueima adlı Filistin köyünün ele geçirilmesi sırasında yapılanlara tanıklık eden İsrailli bir askerin katliam hatıralarıydı.
Bu satırlarda anlatılanlar, istisnai bir terör eylemini değil, İsrail'in stratejik terörünün sıradan bir örneğini tarif ediyordu. Bir diğer "sıradan örnek", İsrailliler'in devlet kurdukları yılda, 1948'de Deir Yassin köyündeki Arap halka karşı giriştikleri katliamdı. Menahem Begin'in yönettiği İsrailli teröristler, Kudüs yakınlarındaki Deir Yassin köyüne düzenledikleri baskın sırasında, hamile kadınların ve çocukların da dahil olduğu 280 kadar Arap köylüsünü sokaklarda dolaştırdıktan sonra kurşuna dizmişlerdi. Ve bir de önemli "detaylar" vardı: Öldürülen genç kızların çoğunun ırzına geçilmiş, erkeklerin cinsel organları koparılmıştı. Siyonistler bazı kurbanları öldürmek için bıçak kullanmışlardı. Raporlarda "ortadan ikiye biçilen" küçük bir kız çocuğundan da söz ediliyordu. 9
Bu şekilde altı ay içinde Arap köylerine düzenlenen sayısız baskınlarla 400 bine yakın Arap, yurdunu terketmek zorunda bırakıldı. Deir Yassin Katliamı bu baskınların sadece birisiydi. İsrailliler'in yıllar içinde terör yoluyla boşalttıkları köy sayısı, İsrail'in "muhalif" entellektüellerinden biri olan Israel Shahak'ın tespit ettiği rakama göre, 385'ti. Bu köylerin arasında, korkutma yöntemiyle boşaltılanların yanında, Deir Yassin'le aynı kadere uğrayanlar da vardı.
Yahudi Devleti, savaş alanında da bu tür abartılı vahşetler uygulamıştı. Emekli Albay ve tarihçi Moşe Givati'nin, 1995'de yayınladığı "Çöl ve Alevlerin İçinde" adlı kitabında yazdığına göre, 1948, 1956 ve 1967'deki Arap-İsrail savaşlarında İsrail ordusu savaş esirlerine inanılmaz işkenceler yapmış; esir alınan Mısırlı askerlerin gözleri sigara ile dağlanmış, cinsel organları kesilerek ağızlarına tıkanmıştı.
Tüm bu vahşet, başta da belirttiğimiz gibi, stratejik bir amaç taşıyordu. İsrailliler, aynı Haçlılar gibi kendilerinden sayıca çok üstün bir düşmanla karşı karşıyaydılar. Bu düşmana karşı üstün gelebilmek ve kendi varlıklarını korumak için büyük bir askeri güce ve psikolojik üstünlüğe sahip olmalıydılar. Uyguladıkları abartılı vahşet, bu ikinci faktörü sağlamak içindi.
Ancak aynı Haçlılar gibi, İsrailliler de vahşeti kullanmakla stratejik bir hata yaptılar. Karen Armstrong'a göre, Haçlılar'ın sivillere karşı uyguladıkları işkence ve cinayetler, Müslümanları panik ve ümitsizliğe düşürmek yerine, motivasyonlarını artırmıştı. 10Müslümanlar, Haçlı vahşeti nedeniyle psikolojik bir çöküntüye uğramak yerine, daha da radikalize olmuşlardı.
Kurulduktan bir kaç yıl sonra, İsrail de aynı sorunla karşı karşıya kaldı.
RADİKALİZASYON VE SAVAŞ
Arap rejimlerinin 1948 Savaşı'nı kaybetmeleri ve İsrail'in uyguladığı "etnik temizlik" harekatına seyirci kalmaları, Arap dünyasında çok ciddi siyasi tepkiler doğurdu. 1950'lere dek, Ortadoğu'da İngiltere ya da Fransa tarafından sömürgecilik döneminde yaratılmış olan monarşiler vardı. Bu monarşilerin hemen hepsi, Batı'yla iyi ilişkiler içinde olan muhafazakar krallar tarafından yönetiliyordu. Ancak İsrail karşısında gösterilen sözkonusu zaafiyet, Arap toplumu içinde kralların güvenilirliğini ciddi bir biçimde sarstı. Bunun sonucunda da Arap dünyası, 1950'lerin başından itibaren, İsrail'e ve onun en büyük destekçisi olan Batı'ya karşı sert bir söylem geliştiren radikal milliyetçi akımların gelişimine şahit oldu.
Bu radikalizasyon dalgası bir domino etkisi içinde tüm Ortadoğu'yu sardı. 1950 yılında, Ürdün Kralı Abdullah ibn-i Hüseyin bir suikaste kurban gitti. Asıl büyük devrim ise iki yıl sonra Mısır'dan geldi: İngiltere tarafından tahta oturtulmuş olan ve hala "İngilizler'in adamı" sıfatını koruyan Kral Faruk, ordu içindeki milliyetçi ve "anti-emperyalist" bir cunta tarafından devrildi. İlerleyen yıllarda, önce Suriye, sonra da Irak'ta, mevcut krallıklar devrildi ve yönetim, solcu/milliyetçi bir ideolojiyi benimseyen "Baas" (Yeniden Doğuş) hareketinin eline geçti. Mısır'da iktidarı ele geçiren Cemal Abdünnasır "Arap sosyalizmi" ve "anti-emperyalizm"e dayalı yeni bir söylemle tüm Arap dünyasını sarstı. Hatta Suriye ile Mısır arasında siyasi bir birlik sağlanarak "Birleşik Arap Cumhuriyeti" kuruldu.
Nasır'ın yolunu izleyen Arap dünyası, İsrail'in mutlaka "denize dökülmesini" ve böylece işgal etmiş olduğu Arap topraklarının "kurtarılmasını" hedefliyordu. Bunun için de, İsrail'in en büyük destekçileri olan "Batılı emperyalistler"den (önceleri Fransa ve İngiltere'den, 1956'dan sonra ise ABD'den) tamamen uzaklaşmaya karar verdiler. Giderek Sovyetler Birliği'yle, onun müttefikleriyle ("İkinci Dünya"ya) ve bağımsızlıklarını yeni kazanmaya başlayan Üçüncü Dünya ülkeleriyle ittifaklar kurmaya başladılar. Nasır, Tito ve Nehru ile birlikte, NATO'ya ya da Varşova Paktı'na bağlı olmayan ülkeleri biraraya getiren Bağlantısızlar hareketinin liderliğini üstlendi. Tüm amaç, İsrail'e ve onun arkasındaki Batı'ya karşı güçlü bir Arap- Üçüncü Dünya cephesi oluşturabilmekti.
Tüm bu durum, elbette İsrailliler'e büyük bir tehdidin varlığını haber veriyordu. Yahudi Devleti, işgal edip etnik yönden "temiz" hale getirdiği Arap toprakları üzerinde rahat bırakılmayacaktı. İsrail, bir "Hıttin Korkusu"na kapılmakta haksız değildi.
Nitekim 1950'lerde başlayan radikalizasyon dalgası, İsrail'le silahlı bir çatışmaya girmekte gecikmedi. İlk olarak İsrail'e karşı gerilla hareketleri başladı. 1951 ile 1956 yılları arasında, İsrailliler'in verdiği rakamlara göre, Yahudi Devleti sınırlarına yönelik 3000 silahlı çatışma ve 6000 sabotaj girişimi gerçekleşti.11 İlk büyük karşılaşma ise, Nasır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirdiğini açıklaması üzerine 1956 yılında yaşandı. Nasır'ın bu hareketi, İsrail için olduğu kadar Ortadoğu'ya sömürge coğrafyası olarak bakmakta ısrar eden Fransa ve İngiltere için de bir tehdit sayılırdı. Bu nedenle bu üç ülke, Süveyş'i işgal etmek için anlaştılar. İsrail ordusu, 26 Temmuz günü Sina Yarımadası'na girerek Süveyş'e kadar ilerledi, Fransız ve İngiliz paraşütçüleri ise doğrudan Kanal bölgesine indiler. Fakat ABD, kendi inisiyatifi dı- şında gelişen bu harekatı onaylamayınca, İsrail-Fransa-İngiltere ittifakı Süveyş'ten geri çekilmek durumunda kaldı. (Bu savaş, Ortadoğu'daki Fransız ve İngiliz et- kisinin kesin olarak sona ermesinin ve ABD'nin bölgeye ağırlığını koyuşunun da miladıydı).
Nasır, Süveyş Savaşı'ndan güçlenmiş olarak çıktı. İlerleyen yıllarda ise Suriye ile ittifak halinde askeri gücünü genişletmeye ve İsrail'e karşı büyük bir saldırı için fırsat kollamaya başladı. Nasır'ın bu yükselişi, İsrail tarafındaki "Hıttin Korkusu"nu daha da güçlendiriyordu. İsrailli politikacı ve yazar Amnon Rubinstein'a göre, 60'lı yıllar, Altı Gün Savaşı'na dek, İsrail toplumu açısından bir "ulusal sinir bozukluğu" dönemiydi. Nasır'ın Süveyş Kanalını İsrail'e serbest dolaşım hakkı sağlayan uluslararası anlaşmaları hiçe sayarak millileştirmesi ve uluslararası topluluğun da buna karşı hiç bir ses çıkarmaması, İsrailliler'in gözünde tüm dünya tarafından "satıldıklarının" ve ciddi bir tehlike ile yüzyüze olduklarının göstergesiydi.12
İsrail'in o dönemdeki Dışişleri Bakanı Abba Eban, bir keresinde bu psikolojiyi şöyle özetlemişti: "Etrafımıza baktığımızda dünyayı iki parçaya ayrılmış olarak görüyorduk; bizi yok etmek isteyenler ve bizim yok edilmemizi engellemek için hiç bir şey yapmayacak olanlar." 13
67 VE SONRASI: "TÜM DÜNYA BİZE KARŞI"
İsrail, korktuğu "Hıttin" ile 60'lı yıllarda karşılaşmadı. Aksine, Arap ordularının komutasındaki büyük yanlışlıkların da etkisiyle, 1967 Haziranında çok büyük bir askeri zafer kazandı.
Mısır, Suriye ve Ürdün, aylardır İsrail'e karşı büyük bir saldırı başlatmaya hazırlanıyorlardı ki, İsrail ani bir karşı-saldırı ile 5 Haziran sabahı savaşı başlattı. Üslerinden havalanıp önce uzun bir süre Akdeniz üzerinde Batı'ya doğru uçan İsrail jetleri, daha sonra ani bir dönüşle Mısır'a yöneldiler. İsrail'den gelecek bir hava saldırısını kuzeyden değil, doğudan beklemekte olan Mısır "gafil" avlandı ve Nasır'ın anlı-şanlı hava kuvvetlerinin hepsi henüz havalanamadan yerde yok edildi. İsrail ordusu, ilerleyen 5 gün içinde de kendisine saldırmak için hazır bekleyen Arap ordularını birbiri ardına bozguna uğrattı. Yahudi Devleti, modern tarihte eşine az rastlanır bir askeri başarı göstererek, 6 gün içinde topraklarını yaklaşık üç katına çıkarmıştı. İşgal ettiği topraklar; Batı Şeria ve Gazze'yi yani Filistin'in 1948'deki iş- gal sırasında "eksik kalan" son iki parçasını, Suriye'ye ait olan Golan Tepeleri'ni, ve Mısır'a ait olan koca Sina Yarımadası'nı içeriyordu.
Bu arada, Batı Şeria ile birlikte Doğu Kudüs de Yahudi Devleti tarafından işgal edilmişti. Kutsal şehir, 1948 savaşından beri Doğu ve Batı olmak üzere ikiyi bölünmüş durumdaydı. Batı Kudüs, şehrin modern kısmıydı ve İsrail'in elindeydi. Antik dini mabedleri içeren Doğu Kudüs, yani bir anlamda "gerçek Kudüs" ise, Arap tarafında kalmıştı. İsrail, 1967 Savaşı ile işte kentin bu Doğu kısmını da ele geçirmiş, Yahudi ulusunun sembolü haline gelmiş olan Ağlama Duvarı, 19 yüzyıl sonra yeniden Yahudiler'in egemenliği altına girmişti. Siyonizm'in Haçlı Seferi, gerçek bir zafere işte bu noktada ulaşmış oluyordu aslında.
Altı Gün Savaşı'ndaki bu başarı, İsrail'in üzerindeki "Hıttin Korkusu"nu biraz hafifletti. Yahudi Devleti, çok büyük—ve hatta bazı hahamlara göre "ilahi"—bir askeri zafer kazanmanın verdiği rahatlıkla, üzerindeki stratejik tehditlere pek fazla aldırmamaya başladı. 67 sonrasındaki dönemde İsrail'de yaşanan büyük ekonomik gelişme ve artan refah da bu rehaveti güçlendirdi. Bir tür "zafer sarhoşluğu" yaşanıyordu. Öyle ki, İsrailli generaller, karşılarındaki Arap ordularının kendileri için bundan sonra hiç bir sorun oluşturmayacağını övüne övüne anlatmaya başladılar. Ariel (Arik) Şaron, 1973'de—Yom Kippur Savaşı'ndan aylar önce— verdiği bir demeçte; "İsrail süper bir askeri kuvvettir. Avrupa'nın bütün kuvvetleri biraraya gelse, bize ulaşamazlar. İsrail bir hafta içinde Hartum'dan Bağdat'a ve Cezayir'e uzanan bölgeyi ele geçirebilir" diyordu. Eski Genel Kurmay Başkanı Yigael Yadin ise, "bizim jenerasyonumuzun bir daha 1948 ya da 67'deki gibi büyük bir savaş yaşayacağını sanmıyorum" demişti.
Alti Gün Savasi'nda Israil birlikleri tarafindan esir alinan Arap askerler.
Yahudi Devleti, çok büyük-ve hatta bazi hahamlara göre "ilahi"-bir askeri zafer kazanmanin verdigi rahatlikla, üzerindeki stratejik tehditlere pek fazla aldirmamaya basladi. 67 sonrasindaki dönemde Israil'de yasanan büyük ekonomik gelisme ve artan refah da bu rehaveti güçlendirdi. Bir tür "zafer sarhoslugu" yasaniyordu. Öyle ki, Israilli generaller, karsilarindaki Arap ordularinin kendileri için bundan sonra hiç bir sorun olusturmayacagini övüne övüne anlatmaya basladilar. Ariel (Arik) Saron, 1973'de-Yom Kippur Savasi'ndan aylar önce-verdigi bir demeçte; "Israil süper bir askeri kuvvettir. Avrupa'nin bütün kuvvetleri biraraya gelse, bize ulasamazlar. Israil bir hafta içinde Hartum'dan Bagdat'a ve Cezayir'e uzanan bölgeyi ele geçirebilir" diyordu.14
Eski Genel Kurmay Baskani Yigael Yadin ise, "bizim jenerasyonumuzun bir daha 1948 ya da 67'deki gibi büyük bir savas yasayacagini sanmiyorum" demisti.15
Ancak bu madalyonun yalnızca bir yüzüydü. İsrail, belki askeri alanda "Hıttin Korkusu"nu hafifletmişti, ancak "kuşatılma" duygusu bu kez politik alanda İsrail'i etkisi altına aldı. 67 Savaşı'ndaki işgal, hiç bir ülke tarafından tanınmadı, aksine başta Üçüncü Dünya ülkeleri olmak üzere çok sayıda devlet İsrail'i açıkça kınadılar ve onunla olan diplomatik ilişkilerini kestiler. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 242 sayılı ünlü kararı ile, İsrail'i işgal ettiği topraklardan çekilmeye çağırdı. Dahası, İsrail'in her zaman için dost olarak kabul ettiği Avrupa ülkeleri bile Tel Aviv'e tavır koydular.
En dramatik dönüşü, Fransa lideri Charles de Gaulle yaptı. Fransa, 67 savaşı öncesinde İsrail'in en yakın askeri müttefiki konumundaydı. İki taraf arasındaki askeri ittifak, nükleer silahlara, Fransa'nın Cezayir'deki kolonyal mücadelesine ve 56'daki Süveyş Savaşı'na kadar uzanıyordu.16 Bu yıllarda İsrail'i "Fransa'nın dostu ve müttefiki" olarak tanımlayan De Gaulle, Altı Gün Savaşı ile tüm politikasını ve söylemini değiştirdi. Fransa, sürdürdüğü işgal nedeniyle İsrail'i sert biçimde kınadı ve Arap yanlısı bir politika izlemeye başladı. Hatta, De Gaulle, İsrail'in "elitist, kibirli ve hegemonyacı Yahudi karakterine" uygun davrandığını öne süren sert bir demeç verdi. 17
Tüm bu gelişmeler, İsrail toplumunda dış dünyaya karşı büyük bir tepki ve güvensizlik doğmasına neden oldu. İsrailliler, goyim'in (Yahudi-olmayanlar) asla Yahudiler'e dost olamayacağı şeklindeki eski Yahudi inançlarına geri döndüler. Amnon Rubinstein, bu psikolojinin, o yıllarda İsrail'de çok yaygın olan bir şarkı tarafından özetlendiğine dikkat çekiyor:
Tüm dünya bizim karşımızda
Bu eski bir hikayedir aslında
Bize atalarımız tarafından öğretilen
Ve söylenip birlikte dans edilmesi gereken...
... Eğer tüm dünya bize karşı ise
Hiç umurumuzda değil
Eğer tüm dünya bize karşı ise,
Tüm dünyanın canı cehenneme!... 18
Bu "tüm dünya"ya, Rubinstein'ın da vurguladığı gibi, bir tek ABD ve bir de Hollanda dahil değildi. Bunun dışındaki tüm ülkeler, "İsrail'in yok olmasını isteyenler ve yok olmasına engel olmayacaklar" sınıfına giriyorlardı. "Kuşatılma" duygusu, global düzeyde kaplıyordu Yahudi Devleti'ni.
"İsrail'in kendinden başka dostu yok", sloganı ile de özetlenen bu sosyo- psikoloji, 67'deki büyük askeri zaferin "Hıttin Korkusu"nu yok etmesine engel oldu. İsrail uluslararası alanda bir "parya devlet" haline geldikçe, Yahudi toplumunda kuşatılma duygusu ve endişe yayılıyordu. Nitekim, askeri zafer de çok geçmeden "güme gitti".
YOM KİPPUR DEPREMİ
Nasır, Altı Gün Savaşı'nda yaşadığı hezimetin şokunu atlattıktan sonra, "yeni Selahaddin" olabilmek bir kez daha için kolları sıvadı. Nisan 1968'de, kaybettiği onuru ve toprakları Mısır'a kazandırmak için üç aşamalı bir strateji açıkladı. Buna göre, önce Mısır ordusu yeniden güçlendirilecek, "caydırıcı savunma" uygulamalarına gidilecek ve sonunda "saldırganlığın geri püskürtülmesi", yani 67'de kaybedilen toprakların—ve belki de daha da fazlasının—geri alınması gerçekleşecekti. Kısacası, Mısır yeni bir savaşın hazırlığına başlamıştı.19
Soyvet silahları ile ordusunu tahkim eden Nasır, Mart 1969'da Altı Gün Savaşı'nı bitiren ateşkesi tanımadığını açıkladı ve aylar sürecek olan düşük yoğunluklu bir "yıpratma savaşı"na başladı. İsrail hedeflerine aylar boyunca düzenlenen küçük çaplı saldırılar, ancak Mısır'ın Kanal boyundaki şehirlerinin İsrail uçakları ve ağır topçusu tarafından bombalanması ile sona erdi. Mısır, İsrail'le yeniden ateşkes imzalamak zorunda kaldı.
Yom Kippur Savasi'nin Arap tarafindaki en büyük mimari, Hafiz Esad'la basbasa bu savasi planlayan Misir lideri Enver Sedat birarada.
Tüm bu olaylar, İsrailli liderleri sahte bir güvenlik hissine kaptırdı. Az önce değindiğimiz gibi, İsrail'in askeri yönden "yenilemez" olduğuna ve dahası Araplar'ın bir daha kendilerine asla saldırmaya cesaret edemeyeceklerine dair bir tür batıl inanca kapıldılar. Golda Meir-Moşe Dayan ikilisi tarafından yönetilen hükümet, Mısır'da Enver Sedat'ın 1970'da iktidara gelişiyle yaşanan rasyonel değişikliğin üzerinde de fazla durmadı.
Ve 1973'e gelindi. İsrail gizli servislerinden ve askeri uzmanlarından gelen bazı raporlarda, Araplar'ın yoğun bir silahlanma faaliyeti içinde oldukları ve bir saldırı başlatabilecekleri bildiriliyordu. Ancak hükümet bunları fazla ciddiye almadı. Ciddi bir hata yaptığı da bir süre sonra ortaya çıktı: Yahudiler'in Yom Kippur bayramı sırasında, 6 Ekim günü, Mısır ve Suriye orduları ani bir blitzkrieg başlattılar. Mısır ordusu, Kanal'ı geçip İsrail kontrolü altındaki Sina'ya girerek 67 savaşından sonra oluşturulmuş olan ve "geçilemez" sayılan "Bar-Lev Hattı"nı yarmaya başladı. Suriye ise başarılı bir operasyonla Golan Tepeleri'nde ciddi bir ilerleme kaydetti. İsrailliler, bir anda büyük bir şok yaşadılar; "denize dökülme" korkusu, ya da öteki adıyla "Hıt- tin Korkusu", bir gecede tüm İsrail'i sardı. Askerler, kutsal Yom Kippur'u kutlamak için toplandıkları sinagoglardan apar topar cepheye yollandılar, İsrail radyosu ise Yom Kippur'da geleneksel olarak koruduğu sessizliğini bozarak alarm verdi. Savunma Bakanı Moşe Dayan, savaşın ikinci günü her iki cepheyi de gezdiğinde büyük bir ümitsizliğe kapılmış ve "Üçüncü Tapınak'ın yok edilişi" olasılığından söz etmişti. 20(Hz. Süleyman tarafından inşa edilen Kudüs'teki Tapınak, tarihte iki kez yok edilmiştir. Bugün bazı dinci İsrailliler, Yahudi Devleti'ni "Üçüncü Tapınak" olarak yorumlarlar). Bu panik atmosferi içinde İsrailliler, "son koz"ları olan nükleer silahlarını kullanmayı düşündüler; Necef Çölü'nün derinliklerindeki nükleer başlıklı Jericho füzeleri, ateşlemeye hazır hale getirildi. 21
Misir ve Suriye ordularinin ani saldirisi ile baslayan 1973'teki Yom Kippur Savasi Israillilere büyük bir sok yasatti. Basbakan Golda Meir (solda) panige kapilirken Disisleri Bakani Mose Dayan (sagda) da "Üçüncü Tapinagin" (yani Israil'in) yok olmasi ihtimalinden söz etmisti. Savas, Israil'e toprak kaybettirmedi, ama kendine güvenini büyük ölçüde zedeledi. Ancak Zahal (Israil Ordusu), büyük kayiplar vererek de olsa, 9 Ekim günü Arap ilerleyisini konvansiyonel silahlariyla durdurdu. Bir süre sonra da Suriye ordusunu Golan'dan püskürttü. Buna karsin çok daha güçlü ve stratejik konumu daha avantajli olan Misir ordusuyla yapilan savas uzun sürdü.
Ancak Zahal (İsrail Ordusu), büyük kayıplar vererek de olsa, 9 Ekim günü Arap ilerleyişini konvansiyonel silahlarıyla durdurdu. Bir süre sonra da Suriye ordusunu Golan'dan püskürttü. Buna karşın çok daha güçlü ve stratejik konumu daha avantajlı olan Mısır ordusuyla yapılan savaş uzun sürdü. İki taraf arasında Sina yarımadasında yapılan ve çok kanlı geçen tank savaşını İsrail'in lehine çeviren en büyük faktör ise, genel kabule göre, savaşın ikinci gününden itibaren Washington'ın İsrail'e yaptığı yoğun silah sevkiyatıydı.
O tarihe dek ABD'nin yapmış olduğu bu en büyük silah sevkiyatı, İsrail'in Washington'daki en önemli dostu olan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger tarafından organize edilmişti. 7 Ekim günü küçük uçaklarla başlayan yardım, 13 Ekim'den itibaren dev bir kampanyaya dönüştü ve savaşın sona ermesinden sonra üç hafta daha devam etti. Amerikan Hava Kuvvetleri'nin en büyük nakliye uçakları olan C-5 ve C-141'lerin içinde, 22,497 ton ağır silah ve cephane sevk edildi. 26 bin askeri ve sivil personelin görev aldığı bu dev sevkiyat, Amerikan ordusunun, 1990'daki Körfez Savaşı hariç, tarihte yaptığı en büyük havadan transferdi. Transfer o denli yoğundu ki, bir yoruma göre, "Amerika ile İsrail arasındaki gökyüzü, dev nakliye uçaklarıyla kararmış" durumdaydı. 22
Bu silah sevkiyatı, askeri yönden olduğu kadar, hatta belki de daha çok, moral yönünden İsrailliler'e yaramıştı. Sevkiyatı düzenleyen üst düzey bir Amerikan subayına göre, "İsrailliler askeri açıdan silahlara o kadar da muhtaç değildiler; bu aslında psikolojik ve moral destek olarak önem taşıyordu."23 Herkesin ortak görüşü, Tel-Aviv'in hemen dışındaki Lod Havaalanı'na uçan dev nakliye uçaklarının görüntüsünün, İsrail halkının moral durumu üzerinde "hesaplanamaz bir etki" yarattığı yönündeydi.24 Kısacası sevkiyat, asıl olarak "Hıttin Korkusu"nun yenilmesine yaramıştı.
İsrail, 26 Ekim günü fiili olarak sona eren savaşla birlikte derin bir nefes aldı. Araplar, geri aldıkları topraklardan yeniden püskürtülmüşler ve "denize dökülme" tehlikesi atlatılmıştı. Ancak bu bile İsrailliler için yeterli olamadı. Arap ordularının bir kaç gün süren ilerleyişi dahi büyük bir psikolojik şok yaratmıştı. Bunun yanında, 2,700 İsrail askeri yaşamını yitirmişti, 3 milyonun biraz üzerinde bir nüfusa sahip olan bir ülke için çok büyük rakamdı bu. Bu kayıp, ülke nüfusuna oranlanırsa, 170 bin Amerikan askerinin ölmesiyle eşdeğerdi. 25
Dahası, Yom Kippur'un ardından, İsrail'in uluslararası topluluktan gördüğü tepki de iyice arttı. Üçüncü Dünya ülkeleri, İsrail'i çok şiddetli bir biçimde protesto ettiler. Batılı ülkelerin —ABD hariç— İsrail'e karşı koydukların tavır daha da sertleşti. "Kuşatılma" duygusu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun aldığı "Siyonizm ırkçılıktır" kararıyla yeni bir gerekçe daha buldu.
Tüm bunlar, İsrail'deki "ulusal sinir bozukluğu"nun dozunu iyice yükseltti. Bir taraftan İsrail'i kınayan ve giderek bir "parya devlet" haline getiren uluslararası topluluğa ve özellikle de Üçüncü Dünya ülkelerine duyulan tepki, öte taraftan Araplar'ın Yom Kippur sırasında elde ettikleri geçici başarının yarattığı histeri, İsrail toplumunu derinden etkiledi. Golda Meir'in Başbakanlığındaki İşçi Partisi hükümeti istifa etti ve yerine 67 savaşının "muzaffer komutanı" Yitzhak Rabin kabineyi kurdu. Ancak bu bile İşçi Partisi'ni "Yom Kippur depremi"nden kurtaramadı; 1977 yılındaki seçimleri İsrail tarihinde ilk kez sağ bir Parti (Likud) kazandı.
"Yom Kippur depremi", İsrailliler'e, yenilmez ve yerinden sökülmez bir askeri güç olmadıklarını, ancak başka bir ülkenin (ABD'nin) büyük yardımları sayesinde varlığını koruyabilen ve daimi tehdit altında bulunan bir "ada" olduklarını hissettirdi. Altı Gün Savaşı öncesinde Başbakan Moşe Arens, "ölümle bizim aramızda sadece Zahal duruyor, yalnızca Zahal" demişti ;26şimdi ise Zahal bile yetmiyordu, ABD'nin yoğun desteğine ihtiyaç vardı. Oysa ABD bir gün İsrail'i desteklemekten vazgeçebilir, ya da bunu yapacak gücü yitirebilirdi. Yom Kippur sonrası dönemde, Tevrat'ın Tekvin kitabından alınarak İsrail'de hemen her dükkana ya da arabaya yapıştırılan "Sakın korku duyma, ey Benim kulum Yakub" mesajı, bu korkunun bir ifadesiydi. 27
Ve sonuçta "Yom Kippur Depremi", İsrailliler'i geri adım atmaya zorladı. İsrail karşıtı Arap cephesinin en önemlisi olan Mısır'ı tehlike olmaktan çıkarmak için Sina'yı geri vermeyi kabullendiler ve 1979'da imzalanan Camp David Barışı ile de bu geri adım hayata geçirildi. Mısır'ın İsrail-karşıtı cepheden böylece çekilmesi, Yahudi Devleti'nin "denize dökülme" endişesine önemli bir tedavi sağlamış gibiydi.
Ancak Camp David'den sadece bir kaç ay sonra gerçekleşen bir başka önemli olay, İsrail'e yönelik yeni ve büyük bir tehdidin de çekirdeğini içinde barındırıyordu. İsrail'in çok yakın bir müttefiki olan İran diktatörü Şah Rıza Pehlevi devrilmiş ve yerine oldukça radikal bir "dünya görüşü"ne ve dış politika anlayışına sahip olan İran İslam Cumhuriyeti kurulmuştu. Devrimin liderliğini yapan Ayetullah Humeyni, ABD'yi "Büyük Şeytan" ilan etmiş ve tüm müslümanları ona karşı mücadele etmeye çağırmıştı. "Büyük Şeytan"ın Ortadoğu'daki uzantısı görünümündeki İsrail de, yeni İran'ın açtığı bu "cihad"dan payını alacaktı. İki yıl sonra, yeryüzünde İsrail ile barış imzalamış olan yegane lider, yani Enver Sedat, bu "ihaneti" nedeniyle cezalandırıldı ve Yom Kippur Savaşı'nın yıldönümü nedeniyle yapılan bir askeri geçit töreni sırasında profesyonelce tasarlanmış bir suikaste kurban gitti.
Ortadoğu İsrail için "güvenli" değildi ve asla da öyle olmayacaktı. Sedat'ın öldürülmesinden bir yıl sonra İsrail ordusu, uzun zamandır kendisi için büyük bir sorun haline gelmiş olan Filistin Kurtuluş Örgütü'nü (FKÖ) çökertmek amacıyla Lübnan'a girdi. FKÖ, 1990'larda İsrail'le uzlaşmaya yanaşacak, ama bu kez de az önce sözünü ettiğimiz yeni tehdid, yani İran ve İran tarafından desteklenen direniş örgütleri İsraillerin uykularını kaçırmaya başlayacaktı.
Yahudi Devleti, bir türlü etrafı tarafından kabul edilmiyor, bir türlü "emniyet" bulamıyordu. Çünkü bu coğrafyaya kan dökerek girmişti ve kan dökmeye devam ediyordu. Ortadoğu'daki "bünye" tarafından kabul edilmesi, eşyanın tabiatına aykırıydı.
HITTİN KORKUSU'NUN AŞILAMAZLIĞI
Önceki sayfalarda göz attığımız İsrail'in kısa tarihi, bizlere "Hıttin Korkusu"nun, ya da denize dökülme korkusunun İsrail için daimi bir endişe olduğunu ve asla yok olmayacağını göstermektedir. Yahudi Devleti, kurulduğu günden bu yana tehdit altındadır ve bunu ne savaşla ne de barışla aşamamaktadır. Aşamaz, çünkü "barış"ları gerçek birer barış değildir. Hıttin Korkusu'nu hafifletmek için düzenlenmiş birer "taktik geri adım"dırlar. İçine girdiği ve çok ciddi bir biçimde yaraladığı "bünye" de bunun farkındadır.
Bu bünye, hiç bir zaman İsrail'i kabul etmeyecek ve onu dışarı atmak için fırsat kollayacaktır. İsrail de bu gerçeğin çok iyi farkındadır. Pax Americana'nın ağırlığı sayesinde gerçekleşen "barış süreci" gibi yapay düzenlemelerin kendisini asla kurtaramayacağını, ancak zaman kazanmasına yarayacağını da gayet iyi bilmektedir.
İsrail şimdiye dek varlığını sürdürmüştür ve halen sürdürmektedir, çünkü arkasında ABD'nin ezici gücü vardır. Oysa tarih, İsrail'i bu avantajdan mahrum bırakabilir. 20 sene sonra, 30 sene sonra, 50 sene sonra nasıl bir dünya ve Ortadoğu tablosunun ortaya çıkacağını kestirmek mümkün değildir. ABD zayıflayabilir, yüzyılın başında İngiltere'nin başına gelen gerileme sürecini yaşayarak bir "süper güç"ten normal bir Batılı devlete dönüşebilir. Nitekim, çoğu "futurist" yoruma göre, ABD, düşüşün başlangıcındadır. ABD'nin bir süper güç olmaktan çıkması ise, İsrail için tehlike çanlarının çalması demektir.
İsrail için ABD'nin global gücünün zayıflamasından daha da korkunç olan bir başka ihtimal daha vardır; İsrail düşmanlarının global gücünün artması. Yahudi Devleti'nin en büyük endişesi, Müslüman ve Ortadoğulu bir devletin, kendisiyle boy ölçüşecek bir güce ve kendisine antipati duyacak "radikal" bir rejime sahip olmasıdır. Böyle bir güç, İsrail'e tepki duyan Ortadoğu halklarını birleştirip güçlü bir anti-İsrail cephe oluşturmayı—bir zamanlar Nasır'ın deneyip de başaramadığı şeyi— başarabilir.
Bu, "yeni bir Selahaddin" anlamına gelir ki, "yeni Haçlı Krallığı" kimliğindeki Yahudi Devleti'nin en büyük korkusudur.
İran, 1979 devriminden bu yana, özellikle de 1991'den sonra, bu rolü oynamaya çalışmaktadır. "İsrail yok olmalı" sloganı ile hareket eden Tahran rejimi ve onun desteklediği Lübnanlı ya da Filistin'li silahlı örgütler —Hizbullah, Hamas ve İslami Cihad— gerçekten de Yahudi Devleti için ciddi bir tehdit unsurudur. İsrail, İran'ın kuşatılması için bu yüzden bu denli ısrarlı davranmakta, Amerika'nın İran'a karşı yürüttüğü politikayı bu nedenle körüklemektedir. Tahran'ın nükleer silah programından da yine aynı nedenle son derece rahatsızdır. Çünkü sahip olduğu "Ortadoğu'daki tek nükleer güç" sıfatı, ona "Hıttin Korkusu"na karşı her zaman için bir "son koz" şansı vermektedir. Oysa Tahran da nükleer silaha sahip olursa, İsrail ile eşitlenecek ve "karşılıklı caydırıcılık" ilkesi gereği İsrail'in "son koz"u da yok olacaktır. Yahudi Devleti, kendisini Ortadoğu'dan atmak için üstüne gelecek muhtemel bir orduya karşı yalnızca konvansiyonel bir savaş sürdürebilecektir ki, bu da her zaman için "Yom Kippur depremi"nin ilk üç gününü hatırlatmaktadır.
İsrail'in, yalnızca İran'a karşı değil, Ortadoğu'daki ve hatta tüm dünyadaki radikal İslami hareketlere karşı son derece katı bir politika savunmasının, ABD'yi bu yönde manipüle etmesinin nedeni de yine budur. Yahudi Devleti, İslam'ın siyasi boyutunu, 1950'lerde Ortadoğu'yu radikalize eden "anti-emperyalist" dalgaya benzetmektedir. Dahası, İslam, sola göre çok daha köklü ve sağlam bir tehdittir; yalnızca Ortadoğu'yu değil, gerektiğinde tüm İslam dünyasını İsrail'e karşı birleştirebilir. İslam Konferansı Örgütü'nün, Mescid-i Aksa'nın bir kısmının Altı Gün Savaşı'ndaki işgal sonrasında radikal bir Yahudi tarafından ateşe verilmesi üzerine kurulmuş olması son derece anlamlıdır. Eğer İsrail, Likud'daki radikallerin ve diğer dinci grupların açıkça savunduğu şeyi yapar ve "Üçüncü Tapınak"ı inşa etmek için Mescid-i Aksa'yı yıkarsa, tüm bir İslam dünyasıyla, hatta tüm bu dünyayı kendisine karşı birleştirecek bir "cihad"la karşı karşıya kalacaktır.
Samuel Huntington'ın öngördüğü "Medeniyetler Çatışması" tezinin asıl olarak İsrail lobisinden destek görmesinin ve zaten İsrail kaynaklı olmasının anlamı da budur. Yahudi Devleti, kendisi için en büyük tehdit olarak gördüğü İslam dünyasını Batı ile çatıştırmak istemektedir. Ya da, Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Israel Shahak'ın deyişiyle, "Anti-İslami bir Haçlı Seferi"nin liderliğini yapmaya soyunmaktadır ve "İslami düşmana karşı girişilecek olan savaşta, Batı'nın öncülüğünü yapmak hedefinde"dir. 28
İşte İsrail'in tüm uzun vadeli stratejisinin temeli, bu global denkleme dayan- maktadır. Yahudi Devletinin, içinde bulunduğu Müslüman coğrafyada kalması tarihin değişmez kurallarına aykırı bir durumdur. Doğal olan gelişim, "bünye"ye dışardan girmiş olan unsurun "doku uyuşmazlığı" nedeniyle reddedilmesi ve dışarı atılmasıdır. İsrail, bu tarihsel kadere meydan okumaya çalışmaktadır.
Bu nedenle, İsrail asla "Hıttin Korkusu"nu aşamaz. Hayfa Üniversitesi'nden Benjamin Beit-Hallahmi, bu yenilemez korkuya değinir ve şöyle der:
1187 yılındaki Hıttin Savaşı, bugün Ortadoğu'daki hemen hiç kimse tarafından unutulmuş değildir. Bu, Selahaddin'in Haçlı ordusunu yendiği büyük savaştır. Hıttin bugün İsrail'de, Taberiye yakınlarındadır. Ancak bu büyük savaşın yapıldığı yere, yoldan geçenlere bu tarihsel olayı hatırlatacak hiç bir işaret, hiç bir yazı konulmamıştır. Çünkü İsraiilliler Hıttin'i hatırlamak istemezler, Hıttin hakkında düşünmek istemezler. Çünkü bu savaş, onlara Hıttin'in yeni bir benzerinin kendi başlarına gelebileceği ihtimalini hatırlatmaktadır. 29
İsrail'in Ortadoğu'ya bakışını anlamak için öncelikle işte bu "Hıttin Korkusu"nun farkında olmak gerekir. Bugün pek çok insan, İsrail'in, ünlü "barış süreci" ile Ortadoğu'da istikrarın öncülüğünü yaptığını sanıyor olabilir. Oysa "barış süreci" bir strateji değil, bir taktiktir. Yahudi Devleti'nin, müstakbel bir "Hıttin"i mümkün olduğunca geciktirmek, zaman kazanmak için kullandığı bir taktik...
Peki ama acaba İsrail'in gerçekten de barışçı bir politika izlemesi ve Hıttın Korkusunu Araplar'la uzlaşarak aşması mümkün değil midir? İçinde yaşadığı yabancı coğrafyayla sürekli savaşmak yerine, o coğrafyadan "özür" dilemesi, o coğrafyadaki insanlara karşı işlediği suçlar nedeniyle kendini affettirmesi ve "normal" bir devlet olarak yaşamını sürdürmesi mümkün olamaz mı?
Böyle bir uzlaşma mümkün olabilir, fakat çok büyük bir "diyet" ve "tazminat"la: İsrail, Doğu Kudüs'ü terketmeli, hatta 1947 yılındaki BM planında öngörülen topraklara dönmelidir. Onyıllardır kanlarını akıttığı Ortadoğu halklarından da resmen "af" dilemeli ve—Almanya'nın kuruluş yıllarında İsrail'e ödediği dev tazminata benzer—bir "diyet" ödemelidir.
Peki İsrail bunu yapar mı? Hıttın Korkusu nedeniyle daimi bir savaş hali altında yaşamaktansa, büyük bir geri adım atmayı, tarihsel suçlarını itiraf etmeyi, Doğu Kudüs'ten ve Filistin'in % 50'sinden çekilmeyi kabul eder mi?
Bu kuşkusuz teorik olarak mümkündür, dahası İsrail açısından rasyonel olan seçim de budur. Nitekim İsrail'deki bazı sağduyulu entellektüellerin savundukları çözüm de bu rasyonel seçimdir.
Ama görünen odur ki, İsrail bu yolu izlemeyecektir. Çünkü Yahudi Devleti'nin Ortadoğu stratejisi, yalnızca rasyonal değerlendirmelerin değil, "İsrail'deki bazı sağduyulu entellektüeller"in başında gelen Israel Shahak'ın deyimiyle, "üç bin yılın ağırlığı"nın da etkisi altındadır.
YAHUDİ İDEOLOJİSİ
MS 70 yılıydı.
Kuşatma altındaki Kudüs kentinin içindeki Yahudi grupları arasında şiddetli bir tartışma sürüyordu. Kentin güçlü surları, o sıralarda altın çağını yaşamakta olan Roma İmparatorluğu'nun görkemli orduları tarafından çevrelenmişti ve haftalardır sürmekte olan bu ağır muhasaraya karşı ne yapmak gerektiği sorusu Yahudiler'i birbirine düşürmüştü. Uzun süredir yarı-aç bir biçimde savaşıyorlardı, şehrin içindeki yiyecek stokları tükenmek üzereydi çünkü. Karşılarındaki ordu, Roma'nın muzaffer komutanı Titus tarafından yönetilen ve yenmeleri asla mümkün olmayan "dünyanın en güçlü ordusu"ydu. Rasyonel bir değerlendirme, Yahudiler'in direnerek bir zafere ulaşmalarının mümkün olmadığını açıkça gösteriyordu.
Nitekim şehirdeki rasyonel ya da "aklı başında" insanların başında gelen Haham Yohanan Ben Zakkai, Romalılara karşı askeri bir direniş sürdürmenin intihardan başka bir şey olmadığını savunuyordu. Buna karşın, "Zealotlar" (Fanatikler) adı verilen bir grup, bu düşünceyi "ihanet" sayıyorlar ve sonuna kadar savaşmayı istiyorlardı. Bir şekilde bir "mucize"nin gerçekleşeceğine ve Roma'yı ne olursa olsun yeneceklerine inandırmışlardı kendilerini. Tartışmada Haham Ben Zakkai'ye üstün geldiler ve Kudüs'ün ve tüm Yahudi ulusunun kaderini kendi ellerine aldılar. Romalıların "teslim olun" çağrısı yapmak için gönderdikleri elçileri öldürmekle de, tüm geri dönüş yollarını kestiler. İsrailli siyasetçi Amnon Rubinstein'ın ifadeleriyle, "her türlü tavizi reddediyor, çatışmayı daha da alevlendirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyor, ılımlı Yahudiler'i susturuyor ve, hepsinden önemlisi, tek doğru yolun kendilerininki olduğuna inanıyorlardı". 1
Aslında Romalıları Kudüs'ü kuşatmaya zorlayan olayları başlatanlar da yine aynı Zealotlar'dı. Romalılar, Filistin'i MÖ 63 yılında kansız bir fetihle İm- paratorluklarına katmışlar, sonra da zamanın şartlarına göre "hoşgörülü" sayılabilecek bir yönetim biçimi oluşturmuşlardı. İmparatorluk içinde başka hiç bir azınlığa tanınmamış olan hak ve ayrıcalıklar verilmişti Yahudiler'e. Yahudiler yine kendi Kralları tarafından yönetiliyorlardı. Dini işlerinde tamamen serbest ve özerktiler. Roma askerleri, Yahudiler'in dini inançlarına "saygısızlık" etmemek için, Yahudiler tarafından "put" olarak görülen Kartal başlıklı sembollerini Kudüs'e sokmuyorlardı. Yahudiler'in önemli bir bölümü de Romalıları zalim diktatörler olarak görmüyorlardı, kendilerine bahşedilen otonomiden memnundular.2 Hem memnun olmasalar bile, küçük Yahudi ulusunun dev Roma'ya karşı isyan etmekle ancak kendine zarar verebileceği, her "rasyonel" insan tarafından görülebilecek bir gerçekti.
Ama Zealotlar rasyonel değildiler. Aksine, koyu bir ideolojiye körü körüne bağlı ve dolayısıyla her türlü akılcı değerlendirmeye kapalıydılar.
Nitekim 4 yıl sonra Kudüs'ün kuşatılmasıyla sonuçlanacak olan "Büyük Yahudi İsyanı"nı, 66 yılında onlar başlatmışlardı. İsyan Kudüs'ün yakınlarında, Masada kayalıklarındaki muhkem bir kalede başlamıştı. Kaledeki Roma garnizonu Zealotların ani bir saldırısı ile gafil avlanmış ve Zealotlar garnizondaki askerlerin tümünü kılıçtan geçirmişlerdi. Benzer bir saldırı, Antonia kalesindeki Roma garnizonuna karşı gerçekleşmişti. Garnizondaki askerler, eğer kaleyi terk etmelerine izin verilirse teslim olacaklarını bildirmiş, Zealotlar da bu şartı kabul etmişler, fakat askerler teslim olduklarında hepsini vahşice öldürmüşlerdi. 3
Roma ordularına karşı girişilen bu "irrasyonel" savaş, sonunda 70 yılında Kudüs'ün kuşatılmasıyla sonuçlanmıştı. Ve Zealotlar kendi başlattıkları savaşı Kudüs'teki Yahudi varlığını sona erdirecek noktaya getirdiler. Ilımlıları üstte belirttiğimiz şekilde susturdular ve sonuna kadar savaştılar.
Fakat olması gereken şey oldu ve Roma orduları uzun bir kuşatmanın ardından Kudüs'ün surlarını aşıp şehre girdi. Zealotlar, sokak aralarında, barikatların arkasında savaşmaya, ele geçirdikleri Romalı askerleri vahşice parçalamaya ve böylece karşı tarafı tahrik etmeye devam ettiler. Geri çekile çekile bin yıl önce Hz. Süleyman tarafından inşa edilen Tapınak'a sıkıştılar. Ve Romalılar, hem Tapınak'ı hem de içindekileri yok ettiler. Geriye bir tek Tapınak'ın batı tarafındaki duvar kaldı; ilerleyen yüzyıllar boyunca bu duvar, Kudüs'teki bu tarihsel hezimetin anısına, Yahudiler tarafından "Ağlama Duvarı" olarak kabul edilecekti.
70 yılındaki bu yenilgiyle birlikte Kudüs yerle bir oldu ve yaklaşık bir milyon Yahudi ya öldürüldü ya da köle olarak satıldı. Yahudiler, Hz. İsa'ya karşı yaptıklarının ve yeryüzünde çıkardıkları "fitne"nin bir cezası olarak, büyük bir felaketle karşılaşmışlardı. Çünkü, Kuran'da bildirildiğine göre, Allah, Kitapta onlara şu hükmü vermişti:
Muhakkak siz yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz. Nitekim o ikiden ilk- vaid geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü. (İsra, 4-5)
Yahudiler, Allah'a karşı işledikleri suçların bir cezası olarak, O'nun üzerlerine musallat ettiği Romalılar tarafından çiğnenmişlerdi. Suçlar kollektifti örneğin, Hz. İsa'yı çarmıha gerdirmek için çabalayanlar, bunu destekleyenler ya da en azından kayıtsız davrananlar Yahudi toplumunun tamamına yakınıydı ve bu yüzden ceza da kollektif biçimde gelmişti.
Bu noktada, Yahudiler'i cezaya sürükleyen faktörün ne olduğuna da dikkat etmek gerekiyordu. Yahudiler, içinde bulundukları şartları "irrasyonel" bir biçimde değerlendirmenin kurbanı olmuşlardı. Sahip oldukları gücü abartmışlar, yani Kuran'ın deyimiyle "kibirlenmişler", bu aşırı kendine güven nedeniyle de Roma'ya akılsızca kafa tutmuşlardı. Kuşkusuz aralarında bazıları, örneğin Haham Yohanan Ben Zakkai, durumu rasyonel bir biçimde değerlendirmiş ve bunun bir çılgınlık olduğunu söylemişti. Ama Zealotlar, bu rasyonellere üstün gelerek Yahudi toplumunu hak ettiği cezaya sürüklediler. Çünkü, Kuran'a göre, "bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü". Zealotların ılımlılara karşı elde ettikleri galibiyet de, Yahudiler'e verilen cezanın bir parçasıydı.
Fakat Yahudiler, özellikle de onları bu felakete sürükleyen Zealotlar ders almaktan uzaktılar. Kudüs'teki kıyımdan kurtulanlar, isyanın başladığı yerde, Masada kalesinde bir kez daha örgütlendiler ve yeniden Roma'ya karşı silahlı mücadeleye giriştiler. Sonunda 73 yılında, 960 Zealot, eşleri ve çocukları ile birlikte Masada'da sıkıştırıldılar ve teslim olmaya zorlandılar. Ancak Romalılar kaleye girdiklerinde tek bir canlı Yahudi bile bulamadılar; teslim olmaktansa birbirlerini öldürerek topluca intihar etmeyi seçmişlerdi. 4
Yahudiler irrasyonalizmle öyle lanetlenmişlerdi ki, Kudüs'te ve daha sonra tüm Filistin'de yaşanan tüm bu acılar onlara ders olmadı. Kendilerinin diğer tüm insanlardan üstün olduklarına ve ne olursa olsun galip geleceklerine o denli emindiler ki, Roma'ya karşı irrasyonel ayaklanmalar çıkarmaya ve gereksiz yere kan dökmeye devam ettiler. Oysa Roma, Kudüs'teki kıyımdan sonra bile Filistin'de yaşamalarına ses çıkarmamış ve eskiden sahip oldukları otonomiyi daha dar biçimde de olsa korumuştu. Buna rağmen, 132 yılında, Haham Akiba ve genç savaşçı Bar- Kokba'nın önderliğinde yeni bir isyan daha başladı. Bar Kokba, Roma birliklerine karşı bazı galibiyetler elde etti ve Yahudiler artık kesin zafere ulaştıklarına inanmaya başladılar. Ancak Roma'nın gazabı fazla gecikmeden geldi. 135 yılında, isyan çok kanlı bir biçimde bastırıldı. Bar-Kokba ve Akiba hemen idam edildiler. Ve ardından Romalılar büyük bir kıyıma giriştiler. Bu kez katliam, 70 yılında Kudüs'te yaşanan- dan da büyüktü. Yaklaşık yarım milyon Yahudi öldürüldü ve kalanlar da Filistin'den tamamen sürüldüler. Kudüs'e ayak basmaya kalkan her Yahudi'nin idam edileceği duyuruldu ve bu hüküm, Roma'nın çöküşüne kadar devam etti.
HITTİN KORKUSU'NA ALTERNATİF ÇÖZÜM?...
Önceki bölümde incelediklerimiz, bizlere İsrailliler'in siyaset anlayışında "Hıttin Korkusu"nun ne denli büyük bir yeri olduğunu gösterdi. Dünyadaki devletlerin çok büyük bir bölümü, bu tür bir korkudan, yani etrafındaki düşmanlar tarafından yok edilme endişesinden uzaktır. Kuşkusuz her devlet kendi "bekası" ile ilgili olarak düşünür ve bir ülkenin içindeki bazı siyasi gruplar da kendilerini "devletin bekası"na adarlar; ancak bu beka endişesinin tüm siyasi düşüncelere etki eden büyük bir "sendrom" haline gelmesi, çok az devlete mahsus bir durumdur.
Bu çok az devletin belki de en önde geleni olan İsrail, siyasi ve askeri enerjisinin büyük bölümünü sözkonusu Hıttin Korkusu'nu aşmak için kullanmakta, tüm uzun vadeli stratejilerini bu noktaya dayandırmaktadır. Nitekim bir sonraki bölümde, Yahudi Devleti'nin, muhtemel bir Hıttin tehlikesinden korunmak ve bölgedeki varlığını sağlama almak amacıyla tüm Ortadoğu'yu kapsayan dev bir "beka stratejisi" geliştirdiğini inceleyeceğiz. Daha sonra da, İsrail'in sözkonusu stratejisinin Ortadoğu'yu nasıl etkilediğini araştıracak ve bir ucu Kürt sorununa kadar uzanan dev bir "bölgesel düzenleme"yi ortaya çıkaracağız.
Ancak bu arada bir parantez açmak ve İsrailliler'in stratejik hesaplarının yanında, bir de ideolojik eğilimlerine değinmek gerekir. Hıttin Korkusu ve onun yüzünden geliştirilen beka stratejisi, İsrail'in Ortadoğu'da nasıl ayakta kalabileceği gibi "rasyonel" bir sorudan doğan stratejik kavramlardır. Oysa, İsrailliler'in Ortadoğu'ya bakışları, yalnızca bu tür rasyonel hesapları değil, aynı zamanda "irrasyonel", ya da belki daha doğru bir deyimle "ideolojik" saplantıları da içermektedir. Ve bu ideolojik saplantılar, İsrail'in Hıttin Korkusu'na rasyonel bir çözüm bulmasına engel olmaktadır.
Önce şu sorunun cevabını verelim: Hıttin Korkusuna karşı en rasyonel çözüm nedir?
Sorunun cevabı basittir. Madem İsrail'in "bıçak sırtında" yaşaması kendisi için büyük bir tehdittir, madem düşman bir denizin içindeki bir ada asla güvenlikte olmaz, o halde İsrail etrafındaki Müslüman Arap dünyası ile barışmalıdır. Bu ise, Yitzhak Rabin-Şimon Peres ikilisinin 1993'te başlattıkları ve yalnızca taktik bir değer taşıyan sözde "barış"tan farklı bir şeydir. İsrail, gerçekten etrafındaki düşman denizle barışmak istiyorsa, çok büyük bir ödün vermek zorundadır. Önceki bölümde de belirttiğimiz gibi; Doğu Kudüs'ü terketmeli, hatta 1947 yılındaki BM planında öngörülen topraklara dönmelidir. (Geriye kalan topraklarFilistin'in yaklaşık yarısıeğer tüm dünya Yahudiler'ini "Vaadedilmiş Topraklar"a getirme hayalinden, yani Siyonist saplantıdan vazgeçerse, İsrail'in dört milyon Yahudisi için yeterlidir.) İsrail, dahası, onyıllardır kanlarını akıttığı Ortadoğu halklarından da resmen "af" dilemeli veAlmanya'nın kuruluş yıllarında İsrail'e ödediği dev tazminata benzer bir "diyet" ödemelidir.
Aksi bir tercih, yani barışa yanaşmamak (Likud stratejisi) ya da en fazla geçici ve aldatıcı barışlara yanaşmak (İşçi Partisi stratejisi), İsrail açısından irrasyonel bir tercihtir. İsrail'in, kaçınılmaz bir Hıttin'i uzun vadede kendi elleriyle hazırlaması anlamına gelir çünkü.5
Ancak, çok ilginç, İsrail kurulduğu günden bu yana bu irrasyonel tercihte ısrar etmektedir.
Ve dikkat edilirse, Yahudi Devleti'nin içinde bulunduğu bu durum, 19 asır önce Roma'ya kafa tutan Yahudi toplumunun içinde bulunduğu duruma oldukça paraleldir. Üstte değindiğimiz gibi, 19 asır önce Zealotlar tarafından yönlendirilen Yahudi toplumu, Roma İmparatorluğu'na rasyonel tavizler verip stratejik bir barışa yanaşmadığı için büyük bir felaketle karşı karşıya kalmıştı. Bugün ise, Yahudi Devleti, modern "Zealot"lar tarafından yönlendirilmekte ve etrafındaki Müslüman Arap dünyası ile gerçek bir barış yapmaktan ısrarla alıkonmaktadır. Modern Zealotlar bu konuda o denli kararlıdırlar ki, kimi zaman sahte barış girişimlerinin bile gerçek olduğundan kuşkulanmakta ve bunların altına imza atan "hain"leri tasviye etmektedirler. Rabin suikastı bunun en çarpıcı örneğidir; suikast bir "meczub"un değil, istihbarat servisi içinde büyük güce sahip olan aşırı sağcı bir kadronun ürünüdür çünkü.
Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, bu modern Zealotların İsrail devlet aygıtı içinde çok güçlü olduklarını vurgularken, kendi yollarının tek doğru yol olduğuna inandıklarına dikkat çeker. İsrail'deki "derin devlet"i şekillendiren bu düşünceye göre, İsrail'in varlığını koruması, barış yapmasına değil, aksine sürekli bir savaş halinde yaşamasına bağlıdır. Ostrovsky'e göre, bu yaklaşım, İsrail'i bir "garnizon devlet" olarak algılamaktadır; garnizonu ayakta tutacak en önemli faktör ise, sürekli savaş tehdidi altında yaşamak ve böylece daimi bir "uyanıklık" içinde bulunmaktır. (Barış, ancak zaman kazanmak için kullanılacak bir taktiktir, Camp David'de olduğu gibi.) Gerçekten barış yapmaya kalkmak ise, garnizonun teyakkuz durumunu ortadan kaldırır ve onu sonu yenilgiyle bitecek bir rehavet sürecine sokar. 6
İşte kurulduğu günden bu yana İsrail'i yöneten kadrolara egemen olan düşünce yapısı budur. Gerek İşçi Partisi'nin "laik Siyonistleri", gerekse Likud'un dinci/milliyetçi Siyonistleri aynı vizyonu paylaşırlar. Aralarındaki fark, her zaman için yalnızca bu vizyonun ifade şekli olmuştur ki, bu da, Noam Chomsky'nin vurguladığı gibi, temsil ettikleri sosyal sınıfların ve Batı karşısında elde etmek istedikleri imajların farklılığından kaynaklanmaktadır. 7
Ancak tüm bunlara rağmen şu soru sorulabilir: İsrailliler'in gelecekte bir gün kendilerini Hıttin Korkusu'ndan ve bir "garnizon devleti" olarak yaşamak zorunluluğundan kurtaracak gerçek bir barışı ve bunun gerektirdiği ödünleri kabul etmeyeceklerini nereden bilebiliriz? Kaldı ki, bugün İsrail toplumunda bu çözümü savunan bir azınlık (örneğin "Peace Now!" hareketi) vardır. Bu "rasyonel"lerin, Zealotlara üstün gelip Yahudi Devleti'ni 19 yüzyıl önce Roma'ya karşı yapılan hatayı tekrarlamaktan kurtaracaklarını neden öngörmeyelim? İsrail'in Hıttin Korkusu'nu çözebilmek için, savaş yerine barış gibi bir alternatifi kabul etmeyeceği ne malumdur?
Kuşkusuz, Yahudi Devleti'nin bu tür rasyonel bir çözümü kabul etmesi Ortadoğu'daki herkes için çok daha iyi olurdu ve biz de bunun gerçekleşmesini isterdik. Ancak, görünen odur ki, bu mümkün değildir. Yahudi Devleti'ni bu rasyonel yolu izlemekten alıkoyan bir "Yahudi ideolojisi" vardır çünkü.
YAHUDİ İDEOLOJİSİ'NE GİRİŞ: SHAHAK'IN ÖYKÜSÜ
"Yahudi ideolojsi" denen kavram, İsrail'in en ünlü entellektüellerinden biri olan Israel Shahak'ın Jewish History, Jewish Religion: The Weight of Three Thousand Years (Yahudi Dini, Yahudi Tarihi: Üç Bin Yılın Ağırlığı) adlı kitabının temel temasını oluşturur. 1933'te Polonya'da doğmuş, II. Dünya Savaşı yıllarında Naziler'in kurduğu Belsen toplama kampında kalmış, 1945'te ise İsrail'e yerleşerek önce orduda sonra da kimya mühendisi olarak Kudüs İbrani Üniversitesi'nde çalışmış olan Profesör Shahak'ı ünlü kılan özelliği, "Yahudi ideolojisi" hakkındaki eleştirel görüşleridir.
Shahak'ı bu konuda harekete geçiren süreç, 1965 yılında başlar. O yıl Kudüs sokaklarında çok ilginç bir olaya şahit olur. Bir trafik kazasıyla ağır biçimde yaralanan bir Arab'ın yakını, ambulans çağırmak için Yahudi komşusunun kapısını çalar ve telefonunu kullanmak için rica eder. Ancak günlerden Cumartesidir; yani Yahudi dinine göre her türlü iş yapmanın yasak olduğu kutsal "Shabat" günüdür. Bu nedenle kapıyı açan dindar Yahudi, yakını ölmekte olan Arab'a, "hayır" cevabını verir; çünkü evinden telefon açılmasına izin vermekle bir "iş" yapmış olacağını ve Shabat'ı ihlal edeceğini düşünmektedir. Arab'ın yalvarmaları hiç bir sonuç vermez.
Gördüğü bu olay karşısında hayrete düşen Shahak, İsrail Devleti tarafından atanmış olan en yüksek dini otoriteye, Kudüs'teki Haham Mahkemesi'ne (Rabbinical Court) başvurur ve bu tür bir davranışın Yahudi dini kurallarına göre doğru olup olmadığını sorar. Gelen cevap ilginçtir; hahamlar, sözkonusu Yahudi'nin telefon açma izni vermemekle son derece doğru davrandığını bildirirler. Cevap metninde şöyle yazmaktadır: "Eğer ölmekte olan kişi bir Yahudi olsaydı, telefona izin verilmesi gerekirdi, fakat ölmekte olan kişi bir Yahudi olmadığına göre, onun hayatını kurtarmak için Shabat'ı ihlal etmek yanlış olacaktır." 8
Verilen hüküm karşısında şaşkınlığa düşen Shahak, konuyu basına yansıtarak ciddi bir tartışma başlatır. Ancak hüküm verme yetkisi olan hiç bir haham, Yahudi- olmayan bir insanın hayatını kurtarmak için Shabat'ın ihlal edilebileceğini kabul etmez. Çünkü Yahudi şeriatının hükümlerini içeren Talmud kitabı, bu konuda bu hükmü vermektedir.9 Shahak, "inanılmaz" bulduğu bu hükmün kaynağını bulmak için Talmud'u uzun uzadıya araştırır ve daha da "inanılmaz" hükümlerle karşılaşır. Yahudi-olmayan bir insanın hayatını kurtarmak için Shabat'ı ihlal etmek bir yana dursun, her hangi normal bir günde, bir tehlike karşısında bir Yahudi- olmayanı kurtarmak Talmud'a göre yanlış bir iştir. Hatta, Talmud yorumcuları, Yahudi-olmayan bir insanın "dolaylı" yoldan öldürülmesini uygun ve doğru bir davranış olarak görmektedirler. Örneğin merdivenle bir kuyuya inen Yahudi- olmayan bir kimsenin merdivenini çekip almak ve onu orada ölüme terketmek, "dolaylı" bir öldürme biçimidir ve doğrudur. Talmud'a göre, bu tür bir eylem, yalnızca "toplum içinde Yahudiler'e karşı düşmanlık yaratma" tehlikesi taşıdığı za- man yanlış sayılır. 10
Shahak, Yahudi-olmayanlara düşmanca davranmayı gerektiren daha pek çok Talmud hükmüyle karşılaşır, bunların tarih boyunca nasıl yorumlandıklarına ve uygulandıklarına bakar ve Ortodoks (Klasik) Yahudilik'in içinde, Yahudi- olmayanlara karşı daimi bir nefret ve düşmanlık beslemeye dayanan bir "Yahudi ideolojisi" olduğu sonucuna varır. Bu ideoloji, asırlar boyu gettolarda yaşamış olan Yahudiler'in, gettonun dışındaki "düşmanlara" karşı geliştirdikleri nefret ve intikam duygularının bir ürünüdür.
SPARTA, GETTO VE TALMUD
Ünlü Yahudi akademisyen Moses Hadas'a göre, klasik Yahudilik'in temelinde yer alan sözkonusu "daimi savaş" atmosferi, Platon'un yazılarında sık sık atıfta bulunduğu Yunan şehir-devleti Sparta'yı andırır. 11Sparta, Atina'daki demokratik düzenden hoşlanmayan Platon tarafından övgüyle anılan totaliter bir "garnizon devleti"dir.
Dış dünyayı daimi bir düşman olarak algılayan ve içerde de hahamların totaliter otoritesine göre yönetilen Yahudi gettosu ise, Sparta'nın bir prototipi olmuştur. Gettoların var olduğu asırlar boyunca, Yahudi tiyatrosu oynanmış, ama asla komedi yazılmamış ve oynanmamıştır. Shahak'a göre, Sparta'da da hiç bir zaman komedi oynanmamıştır, hem de tamamen aynı nedenle. 12
Gettoların temel psikolojisini oluşturan bu daimi savaş atmosferinin Yahudilik'e ne gibi bir etkisi olduğunu ve ne tür bir "Yahudi ideolojisi" ürettiğini görmek içinse, "Yahudi şeriatı"nın kaynağı olan "Halakha"ya bir göz atmak gerekir.
Halakha, hahamların "bir Yahudi nasıl yaşamalı" sorusunun cevabını en ayrıntılı biçimde vermek için hazırladıkları ve asırlar boyu yeni eklenmelerle genişlemiş yazılı bir dini kaynaktır. Klasik Yahudilik'e göre, bir Yahudi günlük hayatını nasıl geçirmesi gerektiğini öğrenmek için Tevrat'a ya da Eski Ahit'in öteki kitaplarına bakmamalıdır. Bunlar, sıradan insanlar tarafından anlaşılamazlar çünkü. Bunların anlamını sadece hahamlar kavrar ve Yahudi toplumu da dini onlardan öğrenir. Halakha, hahamların Yahudi toplumuna verdiği bu eğitimin toplandığı kaynaktır. Halakha'nın en önemli kaynağı ise, "Talmud" adı verilen çok ciltli bir kitaptır.
Talmud'u incelediğinizde, gettonun "Spartavari" havasının Yahudiler'in üstün ırk inanışları ile birleşerek ne denli tehlikeli sonuçlar verdiğini görebilirsiniz. Çünkü Talmud'un büyük bölümü, Yahudi-olmayanlara karşı kin beslemeyi ve imkan buldukça da bu kini eyleme dönüştürmeyi emretmektedir.
Öncelikle, diğer iki ilahi dine karşı son derece saldırgan bir tutum göze çarpar. Talmud yazarlarının tüm yeryüzünde en çok nefret ettikleri insan ise Hz. İsa'dır. Onun hakkında çeşitli "cinsel içerikli iftiralar" öne sürülür ve öteki dünyada cehennemin en alt katına konup, sıcaktan kaynayan insan dışkıları ile dolu bir havuza atılacağı söylenir.13 Yine Talmud'a göre, Yahudiler ellerine geçen İncil'leri, eğer şartlar uygunsa, yakmakla yükümlüdürler. (Israel Shahak, bu bilgiyi verirken, sözkonusu emrin bugün de aynen uygulandığını, 23 Mart 1980 günü, Yad Le'akhim adlı dini bir örgütün organizasyonuyla Kudüs'te İncil'in yüzlerce nüshasının yakıldığını not eder. Dahası, Yad Le'akhim, İsrail Din Bakanlığı tarafından finanse edilen bir örgüttür.) 14
Talmud'un Yahudi-olmayanlar hakkında verdiği diğer bazı ilginç hükümler şöyledir:
• Bir Yahudi bir mezarlığın yanından geçerken, eğer o yer bir Yahudi mezarlığı ise orada yatanları takdis eden kısa bir dua okumalı, ancak mezarlık Yahudi- olmayanlara ait ise orada yatanların annelerine lanet etmelidir.15 Talmud kaynaklı bir başka geleneğe göre de, dindar bir Yahudi, bir kilise ya da Hz. İsa tasviri gördüğünde üç kere yere tükürmekle yükümlüdür. 16
• Talmud yazarlarının en büyüklerinden olan Maimonides, bir Yahudi- olmayanın hayatının kurtarılması konusunda da önemli hükümler vermiştir. Bu hükümlerin biri şöyledir:
Kendileriyle savaş halinde olmadığımız Yahudi-olmayanlara gelince, ölümlerine doğrudan sebebiyet vermek yanlıştır, fakat eğer ölüm anındaysalar onların hayatlarını kurtarmak yasaklanmıştır. Örneğin bir Yahudi-olmayanın denize düştüğü görülürse, boğulmaktan kurtarılmamalıdır. 17
Maimonides'e göre, bir Yahudi doktorun bir Yahudi-olmayanı iyileştirmesi de, karşılığında para kazanılsa dahi, yasaktır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir noktaya değinir: Eğer Yahudi bir doktorun bir Yahudi-olmayanı iyileştirmekten kaçınması, Yahudiler'e karşı toplumsal bir tepki gelişmesine neden olacaksa, o halde yasak ortadan kalkar ve hastanın iyileştirilmesi gerekir. 18
• Talmud'un en büyük yazarlarından biri olan Maimonides'in ırkçı fikirleri de oldukça ilginçtir. Bir yerde şöyle yazar:
Türklerin bir kısmı ve kuzeydeki göçebeler ve zenciler ve güneydeki göçebeler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler; bunların tabiatı daha çok düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer. Benim düşünceme göre, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymunun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan daha çok insana benzemektedir. 19
• Haham Sofer, Responsum adlı Talmudik çalışmasında, Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslümanlar ve Hıristiyanlar hakkında ilginç yorumlar yapar. Buna göre, bunlar, "başka ilahlara tapan putperestlerdir ve dolayısıyla dolaylı yoldan öldürülmeleri doğrudur". Dahası, Sofer bu iki grubu, Eski Ahit'te adı geçen Amalek kabilesine benzetir. 20 Eski Ahit'te Amalekler hakkında verilen hüküm ise şöyledir:
Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek'in İsrail'e yaptığını, Mısır'dan çıktığı za- man yolda ona karşı nasıl durduğunu arayacağım. Şimdi git, Amaleki vur ve onların herşeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür. 21
• Talmud'un cinsel suçlar (zina) hakkında verdiği hükümler de ilginçtir. Eğer bir Yahudi erkek bir Yahudi kadınla evlilik dışı bir cinsel ilişkiye girerse, her ikisinin de öldürülmesi gerekir. Oysa eğer kadın bir Yahudi-olmayan ise, bu kez erkek sadece dayak yer; kadın ise yine ölüm cezasına çarptırılır. Aynı hüküm, Yahudi bir erkeğin Yahudi-olmayan bir kadına tecavüz etmesi durumunda da geçerlidir. Bunun arkasında yatan mantık ise, Yahudi-olmayan kadının her durumda "baştan çıkarıcı" sayılmasıdır. Kadın, "bir Yahudiyi günaha sokmuş" olduğu için ne olursa olsun birinci dereceden suçlu sayılmaktadır. 22Nitekim Maimonides, Yahudi-olmayan tüm kadınlar için "N.Sh.G.Z." kısaltmasını kullanır. Bunlar, İbranice'deki "niddah, shifhah, goyah, zonah" kelimelerinin baş harfleridir. Kelimelerin anlamı ise şudur: "Kirli (regl nedeniyle), köle, Yahudi-olmayan, fahişe". 23
• Yahudiler ile Yahudi-olmayanlar arasındaki mal-mülk ilişkileri hakkında da Talmud'un önemli hükümleri vardır. Eğer bir Yahudi kayıp bir eşya bulur da onun sahibinin bir Yahudi olduğunu farkederse bunu sahibine geri vermekle yükümlüdür. Fakat eğer malı yitiren kişi bir Yahudi-olmayan ise, malın ona geri verilmemesi emredilir. Bir Yahudi-olmayana hediye vermek ise kesin biçimde yasaklanmıştır. (Ancak hahamlar, bir sonraki aşamada Yahudiler'i maddi kar getirebilecek hediyelere bir başka deyişle rüşvetlere izin verirler.) Alış veriş sırasında Yahudi-olmayanlara hile yapmak ise, eğer "dolaylı" yoldan olursa, meşru sayılır. Örneğin bir Yahudi, karşısındaki müşterinin kendisine yanlışlıkla fazla para verdiğini fark ederse, "senin yaptığın hesaba güvendim, benim saymama gerek yok" demelidir. Böylece eğer karşı taraf durumu sonradan fark ederse, suçlu duruma düşmez. 24
Bu saydıklarımız, Talmud'un Yahudi-olmayanlara yönelik düşmanca hükümlerine yalnızca bir kaç örnektir. Yahudi geleneğinin bu geleneksel "şeriat kitabı" araştırıldığında, buna benzer daha pek çok hükme rastlamak mümkündür. Ancak bu bir kaç örnek bile, "Yahudi ideolojisi"nin içeriği hakkında fikir sahibi olmak için yeterlidir.
Sözkonusu "Yahudi ideolojisi", Tevrat'ın ve Eski Ahit'in diğer kitaplarının hükümlerini de kendi düşüncesine göre yorumlamakta ve çarpıtmaktadır. Örneğin Hz. Musa'ya verilen "On Emir"den sekizincisi olan "Çalmayacaksın" (Çıkış, 20:15) hükmü, "bir Yahudiyi çalmamak" (yani kaçırmamak ya da rehin almamak) konusunda konulmuş bir yasak olarak açıklanır. Hükmün mal değil de insan "çalmak" şeklinde yorumlanmasının nedeni, "On Emir"in yalnızca ölümcül suçları içerdiğine dair Talmud yazarlarınca yapılmış bir kabuldür. Öte yandan, Yahudi- olmayanların rehin alınması zaten Talmud tarafından izin verilen bir eylemdir. 25
"Kardeşini kendin gibi seveceksin" (Levililer, 19:11) hükmünün yorumlanması da aynı şekildedir; "kardeşler" yalnızca Yahudilerdir. Nitekim bir Yahudi genel olarak Talmud tarafından bir Yahudi-olmayanın hayatını kurtarmaktan alıkonur, açıklaması da şöyle yapılır; "çünkü o senin kardeşin değildir". 26
İşte Yahudi ideolojisinin yüzlerce yıl önce oluşturduğu ve asırlar boyu da taviz vermeden koruduğu bu "Sparta psikolojisi", Yahudi toplumunun zihnine, Yahudi- olmayanlara karşı kolay kolay silinemez bir nefret ve güvensizlik yerleştirmiştir. Dindar Yahudiler zaten bu hükümleri benimsemek durumundadırlar. Dindar olmayanların büyük çoğunluğu da, içinden çıktığı toplumun merkezinde yer alan bu ideolojiden uzaklaşmaz ve Talmud'u en azından psikolojik boyutta yaşamaya devam eder. Dünyadaki Yahudi cemaatlerinin hemen hepsinin dikkat çekici derecede "kapalı toplum"lar oluşturmalarının nedeni işte bu "Yahudi ideolojisi"dir.
Ancak tüm bunların ötesinde, kuşkusuz bizim için burada önemli olan nokta, İsrail Devleti'dir. Acaba Yahudi Devletisözde "laik" bir ülke olmasına rağmen sözünü ettiğimiz "Yahudi ideolojisi"ne bağlı mıdır?
"YAHUDİ İDEOLOJİSİ" VE YAHUDİ DEVLETİ
Bugün dünyada Yahudiliğin üç temel kolu vardır; Ortodoks, Muhafazakar ve Reforme Edilmiş Yahudilik. Reforme Edilmiş (Reformed) Yahudilik, bunların arasında en modern olanıdır ve en çok da ABD'de yaygındır. Muhafazakarların çoğu Avrupa ülkelerinde yaşar. Geleneğe en bağlı kanadı teşkil eden Ortodoks Yahudiler ise, Yahudiler'in olduğu hemen her yerde yaşamalarına rağmen, en çok İsrail'de bulunurlar. Ve en önemlisi, İsrail Devleti, resmi olarak Ortodoks Yahudiliği geçerli kabul eder. İsrail kanunlarında Ortodoks kurallarına göndermeler vardır. Örneğin "Geri Dönüş Kanunu"na göre, bir göçmenin İsrail vatandaşı olabilmesi için, gerçek bir Yahudi olduğuna dair Ortodoks hahamlardan "onay" alması gerekmektedir.
Bazı hükümlerine yukarıda değindiğimiz Talmud ise, en çok Ortodoks Yahudiler arasında itibar görür. Talmud, Ortodokslukta dinin doğruluğu tartışılmaz ve birinci derece kaynağıdır.
Dolayısıyla, Talmud ve onun Yahudi-olmayanlara karşı içerdiği tüm saldırgan hükümler, İsrail Devleti'nin resmi ideolojisi üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Nitekim bu kanunların "dirilmesi" de İsrail sayesinde olmuştur: Üstte değindiğimiz Talmud hükümleri, Talmud'un İsrail'de basılan nüshalarında yer almaktadır. Oysa Israel Shahak'ın da belirttiği gibi, bu hükümlerin büyük bölümü, 16. yüzyılın ortalarından 20. yüzyıla dek basılan Talmud nüshalarında bulunmuyordu; hükümler ya çıkartılmışlar ya da son derece üstü kapalı hale getirilmişlerdi. Bunun nedeni, Talmud'un sözkonusu hükümlerinin 16. yüzyılda Hıristiyanlar tarafından "keşfedilmeleri" ve büyük bir tepki oluşturmalarıydı. Bu hükümlerin açıkça yazılıp basılabilmesi ise, ancak İsrail'in kurulmasından sonra mümkün olmuştur.27 .
Nitekim Israel Shahak'a göre, Siyasi Siyonizm ve onun sonucu olan İsrail Devleti, gerçekte "Klasik (Ortodoks) Yahudilik"in devamını temsil etmektedir... İsrail, Yahudi asimilasyonunu reddeden ve Yahudiler'in diğer tüm milletlerden ayrı olduğunu kabul eden Klasik (Ortodoks) Yahudi inanışının üzerine kuruludur." (Öte yandan, İsrail'de hiç bir kök bulamayan ve "liberal" kimliği ağır basan Reforme Edilmiş Yahudilik, asimilasyona çok daha açıktır). Talmud'un temel temasını teşkil eden "biz ve onlar" ayrımı ve "onlar"a karşı duyulan derin nefret ve güvensizlik, Siyonistler'in ve İsrail'in sosyo-psikolojisinde büyük bir yer tutar.
İbranice'de Yahudi-olmayan anlamına gelen ancak küçümseme ve hakaret içeren goy (çoğulu goyim) terimi, İsrailliler'in "onlar"ı tanımlamak için en sık kullandıkları ifadedir. Öyle ki, İsrail liderleri bile goyim ile Yahudiler arasındaki sözde genetik farklılıklara atıfta bulunmaktan çekinmemişlerdir. Likud liderleri, her zaman olduğu gibi bu konuda da İşçi Partililerden daha açık sözlü davrandılar. Likud'un liderlerinden ve eski Başbakanlardan Yitzhak Şamir, "üstün ırk" kavramına olan inancını, Siyonizm'i ırkçılığın bir kolu olarak gören Birleşmiş Milletler kararının 14 Kasım 1975 günü oylanmasından sonra, dünya ve uluslararası ilişkiler konusundaki görüşlerini kaleme alırken şöyle açığa vurmuştu: "Ağaçlardan inen insanlardan meydana gelen ulusların dünyanın liderliğini üstlenmeleri kabul edilecek bir şey değildir. İlkeller nasıl kendilerine ait fikirlere sahip olabilirler? Birleşmiş Milletler'in kararı bize bir kere daha göstermiştir ki biz diğer uluslar gibi değiliz." Benzer bir ifade, Menahem Begin tarafından da kullanılmış, Nobel Barış Ödülü alan bu eski terörist, Filistinlileri "iki ayaklı hayvanlar" olarak tanımlamıştı. 28
İsrail'in bir "düşman denizi" ile çevrili oluşu ve özellikle 1967 Savaşı'ndan sonra yaygınlaşan "tüm dünya bize karşı" duygusu ise, İsrail toplumunun goyim'e olan geleneksel nefret ve güvensizliğini körükledi. Getto'nun Spartavari atmosferi içinde asırlar boyu gelişmiş ve en somut ifadesini de Talmud sayfalarında bulmuş olan "goyim düşmanlığı", böylece, kendi kendisini modern bir Sparta'ya dönüştüren Yahudi Devleti'nde devam etti.
Kuşkusuz İsrail'inLikud liderlerinin üstteki "kaçamak" demeçleri sayıl- mazsabu tür bir anlayışı tüm dünyanın gözü önünde resmi ağızlardan dile getirmesi beklenemez. Ancak İsrail Devleti'nin Yahudi ırkçılığınaya da Shahak'ın deyimiyle "Yahudi fundamentalizmine"karşı son derece ılımlı yaklaşmasının, hatta bu ideolojiyi el altından desteklemesinin kuşkusuz büyük bir anlamı vardır.
El altından desteklenen bu akımın bir örneği, Hatanya kitabıdır. Modern Hasidik Yahudiliğin en önemli kollarından biri olan Habbad hareketinin en temel kitabı olan Hatanya'da inanılması zor derecede ırkçı düşünceler yer alır. Bu kitaba göre, tüm Yahudi-olmayanlar şeytani varlıklardır ve "içlerinde iyilikten gelen hiç bir şey yoktur". Öyle ki, anne karnındaki bir Yahudi embriyosu bile bir Yahudi-olmayanın embriyosundan son derece farklıdır. Yahudi-olmayanların varlıklarını sürdürmeleri ise "gereksizdir"; çünkü yaratılmış olan her şey sadece Yahudiler'in iyiliği için yaratılmışlardır. Bu kitabın sayısız nüshası, New York'u merkez alan "Lubavich" hareketi tarafından basılmakta ve dünyanın dört bir yanındaki üyelere dağıtılmaktadır. 29
Daha da önemli olanı, sözkonusu kitabın İsrail devlet aygıtı tarafından da onay görmesidir. Knesset üyesi Şulamit Aloni'nin ortaya koyduğu bir araştırmaya göre, İsrail'in 1978 yılındaki Lübnan işgalinden bir süre önce sözkonusu Hatanya doktrinleri bazı askeri merkezlerde yönetim tarafından özellikle yaygınlaştırılmıştır. Bunda gözetilen amaç, askeri doktor ve hemşireleri, "Yahudi-olmayan yaralılar"a yardım etmekten alıkoymaktır. Öte yandan İsrail'in eski Cumhurbaşkanlarından Zalman Şazar, Habbad hareketinin ateşli bir savunucusudur. Likud lideri eski Başbakan Menahem Begin de hareketi desteklediğini resmi olarak açıklamıştır. 30
İsrail ordusunda Talmudik "anti-goyim" eğitiminin daha pek çok örneği vardır. Talmud'da Yahudi-olmayanlara zarar verilmesini yasaklayan çok sınırlı bir kaç hüküm, "kendileriyle savaşılmakta olunmayan Yahudi-olmayanlar"la ilgilidir. Hahamlar, bu noktadan hareketle, kendileriyle savaşılmakta olan tüm Yahudi- olmayanların öldürülebileceğini, hatta öldürülmeleri gerektiği sonucuna varmışlardır. Ve bu doktrin 1973'ten bu yana İsrail ordusu içinde bilinçli olarak yayılmaktadır. Batı Şeria'nın güvenliğinden sorumlu İsrail birliklerinin Genel Komuta Merkezi tarafından yayınlanan bir kitapçık, bu "ideoloji"yi şöyle anlatır:
Bir savaş ya da silahlı bir çatışma sırasında kuvvetlerimiz sivil halk ile karşı kar- şıya gelirlerse ve eğer bu sivillerin askerlerimize zarar verip veremeyecekleri konusunda açık bir kesinlik yoksa, Halakha'ya göre bu sivillerin öldürülmeleri doğrudur ve hatta gereklidir. Hiç bir şart altında bir Arab'a güvenilmemelidir... Halakha, savaşta düşmana karşı saldırıya geçtiklerinde, iyi sivilleri, yani iyi gözüken sivilleri bile öldürmeleri için birliklerimize izin vermekte, hatta bunu emretmektedir. 31
İsralli bir haham tarafından askerlere hatırlatılan ve eski hahamlardan Rabbi Shim'on'a ait olan bir "özdeyiş" ise şöyledir: "Yahudi-olmayanların en iyisi mi; öldür. Yılanın en iyisi mi; beynini parçala." 32
Klasik Yahudilik'teki tüm ırkçı düşünce ve hükümlerin İsrail devlet aygıtı tarafından bu denli geniş çapta benimsenmesinin tek bir anlamı vardır: "Yahudi ideolojisi", bugün İsrail devletinin ve toplumunun en önemli temellerinden biridir.
İsrail'i kuran ve halen İşçi Partisi'nde temsil edilen "solcu" Siyonistler'in laik bir kimliğe sahip olmaları, "Yahudi ideolojisi"nin devletin temeline yerleşmesine engel olmamıştır. Çünkü, gerek Shahak'ın gerekse Amnon Rubinstein'ın çözümlemelerine göre, Siyonistler dindar olmasalar da Yahudi kültürünü ve o kültürü oluşturan dini şablonu hiç değiştirmeden almışlardır. 33Ve Shahak, hem "laik" Siyonistler'in "Yahudi ideoloji"sine olan sözkonusu psikolojik bağlılıkları, hem de dinci Siyonistler'in özellikle 67 savaşından sonra giderek artan siyasi gücü sayesinde, bu "Yahudi ideolojisi"nin, bugünkü İsrail devletinin yönetiminde büyük bir rol oynadığını ortaya koyar. Ona göre, "İsrail Devleti'nin politikaları, realist siyasi gerçekler ile sözkonusu 'Yahudi ideolojisi'nin bir karışımı sonucunda ortaya çıkmaktadır". 34
Dahası, bu "Yahudi ideolojisi"nin etkisi giderek artmaktadır. Shahak'a göre, "İsrail Yahudileştikçe, ya da bir başka deyimle 'Yahudiliğe döndükçe', gündelik politikalar da giderek rasyonel kaygılardan çok, Yahudi ideolojisinin hedefleri tarafından belirlenmektedir". 35
Peki nedir "Yahudi ideolojisi"nin İsrail Devleti'ne yüklediği bu somut hedefler?
"KURTARILMIŞ TOPRAKLAR"
Israel Shahak'a göre, "Yahudi ideolojisi"nin önemli bir parçasını, "toprakların kurtarılması" oluşturur. Buna göre, bir toprağın "kurtarılması", onun Yahudi- olmayanlardan alınıp Yahudiler'e verilmesi ile mümkündür. Toprağın kurtarılmış sayılması için, ilk aşamada sahibinin, ikinci aşamada da üzerinde çalışanların Yahudi olması gerekmektedir.
Bu düşüncenin mantıksal sonucu, "kurtarılmak" istenen topraklardan Yahudi- olmayanların sürülmesini öngörmektedir. Nitekim İsrail Devleti'nin sahip olduğu "Yahudi ideolojisi"nin ütopyası da budur; İsrail topraklarındaki tüm Araplar'ın başka Arap ülkelerine "transfer" edilmesi ve böylece toprağın yalnızca ve yalnızca Yahudiler'e ait hale getirilmesi.
İsrail'i kuran Siyonistler'in başlıca amaçlarından biri, bu "kurtarma" misyonu olmuştur. Siyonizm tarihinin ünlü uzmanı Walter Laquer, siyonizmin öncülerinden A. D. Gordon'u örnek verir bu konuda. O ve arkadaşları, "Yahudi vatanındaki her ağacın ve hatta her çalının Yahudiler tarafından dikilmiş olmasını" hedeflemişlerdir.36 Bu, kuşkusuz o vatanda hiç bir Yahudi-olmayanın barınmaması gerektiği anlamına gelir.
Nitekim aynı "laik" Siyonist liderlerin İsrail Devleti'nin kurulmasından sonra uyguladıkları "İbrani el emeği" politikası da, yine "toprakların kurtarılması" ütopyasının bir parçasıdır. Bu politika gereğince, Arap ülkelerinde yaşayan ve kültürel yönden İsrailli elitlere göre çok "geri" sayılan Doğu Yahudiler'i Iraklı ve özellikle de Yemenli Yahudiler Arap işçilerin yerlerini almaları için İsrail'e getirilmişlerdir. Amaç, toprak üzerinde harcanan tüm emeğin, "İbrani el emeği" olmasını sağlamaktır. 37
Bu "dışlayıcı ideoloji", Israel Shahak'a göre, İsrail'in 1950'lerdeki, 60'lardaki ve 67 sonrasındaki tüm toprak kazanımlarının temel nedeni olmuştur.38 "Toprağın kurtarılması" temel bir hedef kabul edildikten sonra, elden geldiğince daha çok toprağın işgal edilmesi ve bu yeni toprakların da Yahudi-olmayanlardan arındırılması İsrailliler için kutsal bir misyon sayılmıştır. 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda işgal edilen Batı Şeria ve Gazze'de İsrail yönetimlerinin büyük teşvikiyle kurulan ve genişleyen "Yahudi yerleşim birimleri"nin amacı, sözkonusu "toprakların kurtarılması" misyonudur.
Ve bu misyon, İsrail politikasının yalnızca rasyonel hesaplara göre değil, en az onlar kadar güçlü bir "Yahudi ideolojisi" tarafından da belirlendiğinin göstergesidir. Çünkü yeni topraklar işgal etmek ve bu topraklar üzerinde "etnik temizlik" uygulamak, "Hıttin Korkusu" yaşayan bir ülke için "rasyonel" bir karar değildir. Her yeni işgalin ve her yeni "etnik temizliğin", karşı taraftaki Hıttin özlemini güçlendireceği açıktır çünkü.
Peki ama acaba "kurtarılması" gereken topraklar ne kadardır?
TEVRATSAL SINIRLAR
Israel Shahak, "Yahudi ideolojisinin İsrail Devletine empoze ettiği temel düşüncelerden biri, 'Vaadedilmiş Topraklar' kavramıdır" dedikten sonra bu kavramı şöyle açıklar: "Yahudi ideolojisi, Tanrı tarafından İsrailoğullarına Kutsal Kitap'ta vaadedilen ve tarihte bir zamanlar da Yahudi bir Kral tarafından yönetilmiş olan toprakların, bugün de İsrail Devleti'ne ait olması gerektiğini öngörür; çünkü İsrail bir 'Yahudi Devleti'dir". 39
"Tanrı tarafından Yahudiler'e vaadedilen topraklar" ise, Eski Ahit'e göre "Nil'den Fırat'a" uzanan ünlü coğrafyayı kapsamaktadır. Tevrat'ın Tekvin kitabının 15. Bab'ında şöyle yazar:
O günde Rab, Abraham'la ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar bu diyarı, Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hittileri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine (soyuna) verdim.
Tesniye kitabının 12. Bap, 25. ayetinde ise aynı "kutsal sınırlar" şöyle çizilir:
O zaman Rab bütün milletleri önünüzden kovacak ve sizden büyük ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak, sınırınız çölden ve Lübnandan, ırmaktan, Fırat ırmağından garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allahınız Rab size söylediği gibi, dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır.
Tevrat ayetleri tarafından tarif edilen bu sınırların, günümüzde hangi devletlerin topraklarına dahil olduğuna baktığımızda ise oldukça ilginç gerçeklerle karşılaşırız. Yahudi dini otoriteleri, sözkonusu toprakların tam tarifi konusunda farklı fikirler öne sürmüşlerdir, ancak en geniş kapsamlı ve en çok kabul gören haritanın hangi bölgeleri kapsadığı Israel Shahak tarafından şöyle açıklanır:
İsrail Toprakları'nın Tevratsal sınırlarını gösteren farklı haritalar içinde en büyük sınırlara sahip olan versiyon, şu bölgeleri içine alır: Güneyde tüm Sina yarımadası ve buna ek olarak Kuzey Mısır'ın Kahire'ye kadar uzanan bir parçası; doğuda, Ürdün'ün tamamı ve Suudi Arabistan'ın kuzey bölgesi; Kuveyt'in tümü ve Irak'ın çok büyük bir bölümü; kuzeyde Lübnan'ın ve Suriye'nin tamamı ve buna ek olarak Türkiye'nin Van Gölü'ne kadar uzanan büyük bir parçası; ve batıda Kıbrıs. Bu sınırlar hakkında yapılmış çok geniş kapsamlı araştırmalar, devlet desteğiyle, atlaslara, kitaplara ve makalelere dökülmekte ve okullarda bu sınırların propagandası yapılmaktadır. Başta Gush Emunim olmak üzere kimi etkili dini gruplar, sözkonusu coğrafyanın İsrail tarafından fethedilmesini istemekle kalmamakta, bu fethin ilahi bir emir olduğuna inanmaktadırlar. 40
Shahak'a göre, İsrail'de "Tevratsal Sınırlar" (Biblical Borders) denildiğinde anlaşılan harita Türkiye'nin Güneydoğu'sunu ve Kıbrıs'ı da içeren sözkonusu coğrafyadır. (Biraz daha "sınırlı" olan bir ikinci versiyona ise "Tarihsel Sınırlar" adı verilir.) En önemlisi, "dinci ve milliyetçi çevrelerde çok popüler olan" bu "Tevratsal Sınırlar" hakkında, "ne İsrail'de ne de onun diasporadaki destekçileri arasında bu kavramın geçerliliğine yönelik hiç bir itirazın var olmayışı"dır. "Tevratsal Sınırlar"a prensip olarak karşı çıkanlar, Shahak'ın bildirdiğine göre, İsrail'in bir "Yahudi Devleti" olmasına karşı çıkan küçük bir azınlıktan ibarettir. Bunların dışında, "Tevratsal Sınırlar"ı savunanlara yapılan yegane eleştiri, "İsrail'in henüz bu sınırlara ulaşacak kadar güçlü olmadığı" yönündedir.41 En "güvercin" kanat ise, bu sınırların fethedilmesinin ilerki bir tarihe bırakılması gerektiğini, bir gün "barışçı bir fetih" ile bu toprakların ele geçirileceğini, Araplar'ın ise bu toprakları vermeye "ikna edileceği"ni öne sürmektedir.
Ariel Şaron, Mayıs 1993'te yapılan Likud Kongresi'nde, İsrail'in "Tevratsal Sınırlar"ı resmi politika olarak benimsemesini önermiştir. Bu teklife karşı ne Likud'un içinden ne de diğer partilerden ciddi bir tepki gelmemiştir, gelen tepkiler ise yine "ilkesel" boyutta değil, "pragmatik" boyuttadır. Şaron'u eleştirenler, İsrail'in bu coğrafyayı ele geçirecek ve elinde tutacak güce henüz sahip olmadığı argümanına dayanmışlardır. 42
Buna karşın, başta da belirttiğimiz gibi, "Tevratsal Sınırlar"a ilkesel olarak karşı çıkanlar, İsrail'in bir "Yahudi Devleti" olmaktan vazgeçmesi, Doğu Kudüs dahil işgal edilen topraklardan çekilmesi ve burada bir "Filistin Devleti"nin kurulması gerektiğine inanan ve küçük bir azınlıktan ibaret olan gerçek barış yanlılarıdır yalnızca. Çoğunluk, "Tevratsal Sınırlar"ı ilkesel olarak kabul etmektedir. Çünkü bu çoğunluk "Yahudi ideolojisine" bağlıdır ve o "ideoloji"nin bu konudaki hükümleri gayet açıktır. İsrail'deki dinci çevrelerce yazılıp okullara dağıtılan bir prensipler bildirgesinde şöyle denmektedir:
Biz burada en uygun yayılma yönteminden söz ediyoruz... Politik açıdan, (Ku- zey'de) ulaşmamız gereken sınır Fırat ve Dicle nehirleridir. Bu Halakha'da (Yahudi şeriatında) yazılıdır. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir anlaşmazlık olamaz. Tartışılabilecek tek konu, bunun nasıl hayata geçirileceğidir. Ancak dediğimiz gibi, İsrail topraklarının sınırları bellidir, bu konuda tartışılacak hiç bir şey yoktur, hükümler açıktır. 43
Yahudiler için yalnızca dini değil, aynı zamanda ulusal kimliği de belirleyen bir kitap olan Tevrat'ın belirlediği bu sınırların, yüzyıl başından beri Siyonist liderler tarafından vurgulanmış olmasının anlamı böylece daha iyi anlaşılmaktadır. Siyasi Siyonizm'in kurucusu olan Theodor Herzl, 1897 yılında Basel'deki Siyonist Kongre'nin açılışında "kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki dağlara kadar dayanır, güneyde de Süveyş Kanalı'na (Nil nehri). Sloganımız, David ve Solomon'un Filistini olacaktır" derken aynı sınırları kastetmiştir. David Ben–Gurion da 1948 yılında İsrail devletinin kuruluşunu ilan ettiği ünlü konuşmasında aynı haritayı çizer: "Filistin'in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmeleri gereken bir başka harita daha var; Nil'den Fırat'a kadar."
"Yahudi ideolojisi"nin Yahudi Devleti'ne çizdiği bu harita, takdir edilir ki, çok büyük coğrafyayı kapsamaktadır ve yerine getirilmesi de son derece zor bir hedeftir. Sahip olduğu Yahudi nüfusu hala 5 milyonu bulmayan İsrail'in bu denli dev bir bölgede hegemonya elde etmesi, görünür bir gelecekte mümkün dahi sayılamaz. Ancak gözüken odur ki, İsrail, bu haritayı nihai hedef olarak benimsemekten yine de vazgeçmemektedir.
Bu emperyal vizyon, daimi bir Hıttin Korkusu içinde yaşayan bir ülke için son derece lüks sayılabilir elbette. Yahudi Devleti, Nil'den Fırat'a uzanan dev coğrafya şöyle dursun, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni bile kontrol altında tutmakta zorlanmış ve bu yüzden FKÖ ile barış masasına oturmuştur. Bu noktadan bakıldığında, kendi varlığını sürdürebilmenin endişesi içinde olan küçük bir devletin, tüm Ortadoğu'yu kapsayacak bir hegemonyanın peşinde koşması tamamen irrasyonel gözükmektedir.
Ama ne ilginç, Yahudi Devleti tam da bu irrasyonel pozisyondadır. Çünkü, yanyana konduğunda tam bir zıtlık arz eden Hıttin Korkusu ile "Nil'den Fırat'a" uzanan emperyal vizyonu birleştirerek ortaya paradoksal bir sentez çıkarmaktadır.
Sentez şudur: Yahudi Devleti, Hıttin Korkusu'nu aşmak için, "Yahudi ideolojisi" tarafından kendisine gösterilen emperyal vizyona sadık kalmalıdır. Bir başka deyişle, eğer yok edilme korkusunu aşmak ve Ortadoğu'yu güvenli bir yer haline getirmek istiyorsa, bunu Nil'den Fırat'a uzanan coğrafya üzerinde hegemonya kurarak gerçekleştirmelidir. En iyi savunmanın saldırı olduğu şeklindeki kadim kurala uygun olarak şekillenen bu sentez, Ortadoğu'nun Yahudi Devleti için bir "hayat sahası" haline getirilmesini öngörmekte ve bunun da İsrail'in bekasının tek yolu olduğunu savunmaktadır.
Sentezin en somut sonucu ise, Nil'den Fırat'a uzanan dev coğrafyayı kapsayan bir "beka stratejisi"dir.